İstanbul Üniversitesi’nin eskiden Harbiye Nezâreti’ne ait olan ve tuğrası hoyratça sökülmüş tarihî kapısı üzerinde 1453 tarihi yazıyor.

Ama bu doğru değil. 1933 olacaktır. 1453, Sultan Fatih’in Ayasofya Medresesi’ni kurduğu tarihtir. Bu medrese 1924’te diğerleriyle beraber kapatıldı; 1934’de çirkin görünüyor gerekçesiyle yıkıldı.

Avrupa’da Bologna gibi 1088’den beri faaliyette olan köklü üniversiteler varken; üstelik bunlar akademik derecelendirmede, kıyafet, isim ve mimarîde Endülüs’ü numune almışken; memleketimizdeki emsallerinin inkılâp uğruna yok edilmiş olması üzücüdür. Binaların kapısına bazı uyanık esnafın yaptığı gibi eski bir tarih yazmakla olmuyor. Adama hangi geleneğinizi muhafaza ettiniz diye sorarlar. Orta ve Yeniçağ’da Avrupa’daki üniversitelere, krallar bile doğrudan müdahale etmeyi göze alamazdı.

Mimlenen üniversite

İlk modern üniversite, cumhuriyet idaresi tarafından kurulmuş değildir. İstanbul Üniversitesi’nin kökü, Sultan II. Mahmud zamanına kadar ulaşır. Osmanlılarda önceleri yüksek tahsil medreselerde yapılırken, Tanzimat’tan sonra Avrupa’dakine benzer bir maarif sistemi kabul edildi. Islahatın icap ettirdiği elemanları yetiştirmek üzere tıbbiye, baytar, mühendislik, hukuk, mülkiye gibi yüksek mektepler kuruldu. Bunların bağlandığı Dârülfünûn, yani “fenler evi”, Avrupa’daki benzerleri gibi bir üniversite idi. 1900’de son hâlini almıştır. Bünyesindeki Tıp Fakültesi’nin dünyada bir eşi Viyana’da idi.

Dârülfünûn mezunları, beynelmilel/uluslararası itibara sahipti.

Dârülfünûn, muhtariyeti (otonomiyi) haizdi. Bu ise, Cumhuriyetten sonra idareyi ele alan Tek Parti hükümetini rahatsız ediyordu. Cumhuriyet ilan edildiğinde, “siyasî cereyanlardan uzak durmak gerekçesiyle” tebrik telgrafı çekmemesi ve 1928 Harf İnkılâbı’na sıcak bakmaması sebebiyle Dârülfünûn mimlenmişti.

1932 tarihli Tarih Kongresi’nde, Gazi’nin ortaya attığı ve dünya dillerinin tümünün Türkçe’den geldiğine dair Güneş-Dil Teorisi’ne, Dârülfünûn’dan dünya çapında iki tanınmış edebiyat ve tarih profesörü Mehmed Ali Ayni ile Zeki Velidi Togan açıkça karşı çıkmak gafletinde bulundu. Diğer hocalar da ima yoluyla muhalefet ettiler. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Dârülfünûn’un ölüm fermanı o gün imzalandı.

İmdada yetişen Hitler

Maarif Vekili ve eski İstiklâl Mahkemesi hâkimi Reşit Galip, “objektif ve isabetli karar” vereceğini düşünerek, İsviçre’den Türkçe bilmeyen ve Türkiye’de hiç bulunmamış maarifçi Alfred Malche’yi getirtti.

Onun hazırladığı rapor istikametinde, “İnkılâplar karşısında tarafsız kalmakla” suçlanan Dârülfünun, Temmuz 1933 tarih ve 2252 sayılı kanun ile kapatıldı. Yerine İstanbul’da Maarif Vekâleti’ne bağlı, otonomisi olmayan yeni bir üniversite kuruldu. İlahiyat Fakültesi kapatıldı. Dârülfünun’un 155 hocasından 96’sı atıldı. İmdada ülkesindeki Yahudileri tazyik edip kaçırtan Hitler yetişti. Bu hocalardan 34 tanesi İstanbul’a geldi.

Yetmeyince, inkılâba sadakati ile tanınan lise mezunları bir gecede profesör yapılarak kadroya alındı.

Hocaları tayin ve azil salahiyeti, hükümete verildi. Alman hocalar, Türkiye’de küçük bir Almanya kurdular. Hepsine yeni bir hayat kuracakları için Türk hocalara verilenlerden üç ile on misli arasında maaş verildi. Bu profesörlerin de kıymeti bilinmedi; İkinci Cihan Harbi’nden sonra birer ikişer ilme ve ilim adamına kıymet veren Amerika gibi memleketlere göçtüler.

Tıp fakültesinde vazifeye başlayan Philipp Schwartz,

Benden evvel bu kürsüde kim vardı?” diye sorduğunda, “Hamdi Suad” cevabını alınca, “Eyvah, ben Hamdi Suad’ın yerine mi geldim? Onun yeri doldurulamaz” demiştir.

Hamid Suad, dünya çapında buluşları olan bir patolog idi. Aslen İttihatçı olduğu halde, Osmanlı tarihini sevdirmekle suçlanan Ahmed Refik de atılanlar arasında idi. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Babanzade Ahmet Naim, Şekip Tunç gibi büyük felsefeciler, gelenekçi bulunarak tasfiye edilirken; yerlerine pozitivist Reichenbach getirildi. Her devrin adamı olmakla tanınan, 1928’den önce harf inkılâbı aleyhine, hemen ardından da lehine yazı yazan Köprülü Fuad Bey, sadakatinin karşılığını aldı; tasfiyeden kurtuldu.

Atılan hocalar, rejim aleyhtarı sayıldığı için çok büyük sıkıntıya düştü.

Ortamektep muallimliği bulabilenler şanslı idi. Hamdi Suad, üzüntüden verem olup vefat etti. Üniversitede hatırası için merasim yapılması istenince, telaşlanan rektör kapıları bile kapattırdı. Kimyacı Cemil Mazhar intihar etti.

İstanbul Üniversitesi ise sıradan bir üçüncü dünya mektebi seviyesine düştü.

Yıllarda doktora yaptıracak hoca bulunamadı. Hükümet, “ilim yerine idealistliği ön planda tuttuk” diye kendini müdafaa etti. Türkiye’de üniversitenin misyonunu bu söz izaha kâfidir. En kötüsü, imparatorluk zamanında bile benzeri görülmemiş şekilde, iktidara el-pençe divan duran/durmaya mecbur olan hoca prototipi meydana getirdi. Bu bakımdan 1933 reformu, kendisinden bekleneni yerine getirmeye muvaffak oldu.

Prof.Ekrem Buğra Ekinci ‘nin

Dârülfunûn’un üzerinden geçen buldozer: 1933 Üniversite Reformu” isimli makalesidir.

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here