Süâl: Kadir Mısıroğlu ve İsmet Özel’in “Bir dâr/ülke/yer dâru’l-İslâm olması hâlinde, bir daha aslâ ve kat’â dâru’l-harb olamaz.” hükmünün umûmî bir kâide olduğunu söylemekdedirler. İşbu lakırdıları doğru mudur, doğru değil ise, ilmî vaz’iyyetleri nedir ve ne yapmaları lâzımedir?

Cevâb: Hayır… Aslâ ve kat’â doğru değildir!

Zîrâ, Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî amelî mezheblerden müteşekkil olan 4 hakk mezhebin temel menba’ kitâblarında muhkem ve sahîh bir sūretde mevcûd bulunan; Hanefî mezheb imâmlarından Muhammed eş-Şeybânî ve Ebû Yûsuf ile Mâlikî ve Hanbelî mezheb imâmlarının -Radıyallâhu anhüm ecmaîn- vardıkları hükme göre, bir dârın/ülkenin nizâmı ve/veyâhūd kânûn-ı esâsîsi, Şerîat-ı Muhammediyye esâs alınıp, ona münâsib bir şekilde  teşkîl ve icrâ edildiği ândan îtibâren o dârı/ülkeyi dâru’l-İslâm kılması gibi, işbu dâru’l-İslâmın -her kim tarafından, her ne sūretde olursa olsun- nizâmından Şerîat-ı Muhammediyye’nin hâkimiyyetini ve/veyâhūd kânûn-ı esâsîsinde tabiî olarak mevcûd bulunan, hakksız yere insân öldürenin öldürülmesi (kısâs) ve hırsızlık yapanın elinin kesilmesi (Hadd-i sirkat) gibi, cân ve mâl emniyyetini sağlayan kânûnların kânûn-ı esâsîden çıkartılıp, ibtâl etmek vücûda gelmesi hâlinde, işbu dâru’l-İslâm dâru’l-harbe tehavvül eder.

Hanefî mezhebi ser imâmı, İmâm-ı âzam lakablı Ebû Hanîfe hazretlerinin -Aleyhi’r-rahme- vardıkları hükme göre ise, bir (nizâmı ve/veyâhūd kânûn-ı esâsîsi, Şerîat-ı Muhammediyye esâs alınıp, ona münâsib bir şekilde teşkîl ve icrâ edilen dâr/ülke/yer olan)
dâru’l-İslâm şu:

1- Kânûn-ı esâsîsi, Şerîat-ı Muhammediyye esâs alınıp, ona münâsib bir şekilde teşkîl ve icrâ edilmesi nihâyete erip, gerek kânûn-ı esâsîsi gayr-i Şer’î kânûnlardan müteşekkil, gerekse nizâmı, Şerîat-ı Muhammediyye’nin hâkimiyyeti altında olmaması.

2- Herhangi bir dâru’l-harbe muttasıl olması (ondan kat kat dâru’l-İslâma muttasıl olsa bile).

3- Kânûn-ı esâsîde tabiî olarak mevcûd bulunan, hakksız yere insân öldürenin öldürülmesi (Kısâs) ve hırsızlık yapanın elinin kesilmesi (Hadd-i sirkat) gibi, cân ve mâl emniyyetini sağlayan kânūnların, kânûn-ı esâsîden çıkartılıp, ibtâl edilmesi veyâhūd Şerîat-ı Muhammediyye’nin hâkimiyyeti altındaki nizâmın sağladığı cân ve mâl emniyyetinin -her ne sebebden ötürü olursa olsun- bir kez dahi inkıtâa uğraması.

Şeklindeki şartların 3’ününde ayni zamân zarfında vücûd bulmasiyle dâru’l-harbe tehavvül eder.

      Şâfiî mezhebi ser imâmı, Muhammed bin İdrîs eş-Şâfiî hazretlerinin -Aleyhi’r-rahme- vardığı hükümlere göre ise de, İmâm Şâfiî’ye mahsūs ikili telakkîye binâen, bir dâr/ülke/yer (nizâmı ve/veyâhud kânûn-ı esâsîsi, Şerîat-ı Muhammediyye esâs alınıp, ona münâsib bir şekilde teşkîl ve icrâ edilmesiyle) dâru’l-İslâm olunca, bir daha aslâ ve kat’â, fıkhen dâru’l-harb olamaz olmakla birlikde, nizâmı ve/veyâhūd kânûn-ı esâsîsi, Şerîat-ı Muhammediyye esâs alınıp, ona münâsib bir şekilde teşkîl ve icrâsı ibtâl edilerek yerine, gayr-i Şer’i nizâm/kânûnlar ikâme edilmesi sebebiyle siyâseten dâru’l-harb olur.

Şeklindeki hükümlere binâen, hakklı bir îtirâza mahall bırakmayan bir şekilde, şu hakîkat meydâna çıkdı ki;

Şâfiî mezhebince, siyâseten olmak üzere, bütün ehl-i sünnet amelî mezheblerine göre, dâru’l-İslâmın dâru’l-harbe tehavvül etmesi mümkindir.

İmdi, Kadir Mısıroğlu ve İsmet Özel’in söyledikleri “Bir dâr/ülke/yer dâru’l-İslâm olması hâlinde, bir daha aslâ ve kat’â dâru’l-harb olamaz.” şeklindeki umümî bir kâide olarak, (husn-i zann ile bu kimselere nazar eylemem hâlinde, kulağına çalınmak nev’inden gayr-i kitâbî bir lakırdıyı, ilmî/medresevî/akademik seviyyenin aşırı sâkıt olması sebebiyle vücûd bulan, mes’elenin aslâ ve kât’â mütehassısı olmayan bâzı müte’ahhirîne olan îtimâdları yüzünden, ciddî bir ilmî/medresevî/akademik tetebbu yapmaksızın, husn-i kabûl ile sahîh zann edip, bahis etdikleri işbu hükmün, yukarıya, Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî amelî mezheblerden müteşekkil olan 4 hakk mezhebin temel menba’ kitâblarından muhkem ve sahîh bir şekilde iktibâs edip, şerh etmek sūretiyle kaydını yaptığım hükümlerden de rahatlıkla fehm edilebilineceği gibi, mezkûr zâtların söyledikleri hüküm, aslâ ve kat’â umûmî bir kâide olmayıp) sanki, diğer mezkûr mezheb imâmları da -Radıyallâhu anhüm ecmaîn- ayni hükmü vermişlermişcesine ve üstelik İmâm Şâfiî hazretlerine -Aleyhi’r-rahme- âid olan mezkûr hükmün, bir içtihâd hatâsı olduğu da, tatbîkinin, her zamân, her dârda/ülkede/yerde nâ-mümkin olmasından da besbelli olduğu hâlde, yalnızca İmâm Şâfiî hazretlerinin -Aleyhi’r-rahme-  ikili telakkîsinin bir kısmı esâs alınıp, (büyük bir vebâle dûcâr olmağa sebebiyyet veren nice, usûlden mahrūm, cehl-i mürekkebe dûçâr olan, ince eleyip sık dokumayan, sâhib-i mâlûmât -ilim değil!-, entelektüel -âlim değil!-, bî-dirâyet, ilimden mâlûmâtı tefrîk eylemekden âciz avâm hōcası kimselerin yapdıkları gibi) mütehassıs olmadıkları mes’elelerde ahkâm kesmek umûmî hastalığının tezâhür etmesi netîcesinde vücûd bulan;

Emrullâh olan, dâru’l-İslâma tehavvül etmesi dâvâ-i kutsiyyesinin hakîkat olması gâyesiyle -zarūrî ihtiyaçların elde edilebilmesi için sarf edilenlerin hâricinde- edilmekde olan gayretlerin -en azından- zayıflaması, nice dâru’l-harbin dâru’l-İslâm olduğunun zann edilmesi ve böylece dâru’l-İslâm ıstılâhının içinin boşaltılıp, işbu mes’elenin herhangi bir fonksiyonu olmayan kuru bir dârlar/ülkeler tefrîkinden ibâret olduğu vs. bâtılların kabûlü şeklindeki menfî te’sîrâtın izâlesi ve dûçâr oldukları işbu vebâlden kurtulabilmek için doğru hükmü öğrenip tevbe etmek ve okuyucu ile dinleyicilerine mezkûr bâtıl iddiâlarından vazgeçdiklerini beyân etmeleri lâzımedir.

1 YORUM

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here