Suâl: Fıkhu’l-İslâmiyye‘de, Dâru’l-İslâmın Dâru’l-harbe tehavvül etmesi husûsunda farklı içtihatlar mevcuddur. İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebû Yusuf  -Rahmetullâh-i Aleyhim Ecmaîn- tek şart arar iken, İmam-ı âzam -Rahmetullâhi Aleyh- aynı ânda 3 şart aramıştır. Şâfiî mezhebi ser-imâmı İmâm-ı Şâfiî ise -Rahmetullâhi Aleyh- Dâru’l-İslâmın fıkhen bir daha aslâ Dâru’l-harb olamayacağı hükmüne varmıştır.

Bununla birlikte, Almanya gibi Ahkâm-ı Muhammediyye ile hiçbir vakit hükm olunmamış bir ülke ile Türkiye gibi geçmişde Dâru’l-İslâm olan ve halkının kahir ekseriyyeti müslümanlardan müteşekkil olan bir ülkeye bu ictihadların hangisine göre hüküm verilmelidir?

Cevâb; 

4 hak mezhebin (Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbeli) imamları arasında bu mes’elede herhangi bir ihtilaf yoktur. Zira, onların vardıkları hükme göre bir ülkede, Ahkâm-ı İslâmiyye kanun olarak tatbik edilmiyorsa, orası dâru’l-harbdir.

Bu tahavvül/değişim İmâm-ı Azâm Ebû Hanife’ye -Rahmetullâhi Aleyh- göre şu üç şartın ayni zamân zarfında vücûd bulması ile Dâru’l-İslâm olan bir yer tekrardan Dâru’l-Harb olur.

1) Kâfirlerin hükümlerini, alenî olarak icrâ etmek. İslâm hükmüyle hükmetmemek

2) Kâfirler istilâ etmeden önce, sâbit olan eman’ın/güvenin kalmaması.

3) Dâr-ı harble, dâr-i İslâm arasında, bir İslâm yurdunun bulunmaması;Dar-ı harbe bitişik olmak.(1)

Küfür ahkâmının icrâsı; Şeriât ahkamının kaldırılıp yerine beşeri/seküler hukuk ile o beldede hükm olunmaya başlanmasıdır.

İslâm Hukûku mühetassısları, emân mefhumunu ise  “Orada ilk emanları üzerine bir Müslüman veya zımminin kalmaması” olarak izah ederler.

İslâm hukukuna göre emândan maksat, kanun-ı esaside  can emniyyeti sağlayan  kısas ve mal emniyeti sağlayan Hadd-i Sirkat kaidelerinin mevcud olmasıdır.

O beldenin Darul Harbe bitişik olması şartı ise; Bir İslâm beldesinin ortasında insanlar irtidâd (İslâm dînini terk ile Küfür Ahkâmını Kabul) etseler, ḥudūdları Dâru’l-Harbe bitişik olmayıp tamamı Daru’l-İslâm ile çevrili ise o yerin Dâru’l-Harb olması mümkin değildir. Çünki, Daru’l-İslâm olan komşu ülkenin veya ülkelerin irtidâd edenleri her cihetten kuşatmaları sebebiyle o ülkeye hemen yardım etmeleri tabiidir. Bu sebeble isyân hareketinin vücud bulduğu  beldenin tekrardan hakimiyet altına alınması mukadder olup o hal üzere kalamazlar.

İmâm-ı Şâfiî ‘nin ise,  Dâru’l-İslâmın fıkhen bir daha aslâ Dâru’l-harb olamayacağı hükmü ise, müslimlerin mülkiyet haklarının kafirlerin istilası ile sakıt olamaz kaidesine binaen vaz’ edilmiştir. Bugün ise bu ictihad ile amel mümkin gözükmemektedir. Misal verecek olursak, sâbık/eski Endülüs bugünki ismiyle İspanya, Dâru’l-İslâm idi Bu memleket tekrardan Dâru’l-İslâm’a rucû etmiş olsa mülkiyet hakkı tatbiki mümkin değildir.

Artık, bir ülkede şâri ’nin hükümleri câri değil ise bundan sonra oranın evvelden Dâru’l-İslâm olması veya halkının kahir ekseriyyetinin müminlerden ibaret olması oranın Daru’l-İslâm olmasını icab etdirmemekdedir.

Bir memlekette, küfrün galebesi sebebiyle Ahkâm-ı İslâmiyye  kaldırılmış ise, bahis mevzuu olan memlekete hala  Dâru’l-İslâm demek bunu serdd eden şahsın bu mes’eleyi iyice  tetebbû etmemesine binaen kendi lakırdısını esas alıp, mezhep imamlarının ictihadlarını ya bilmiyor ya da hissiyat icâbı bu talihsiz lakırdıyı serdediyor demektir.

Bugün, hukuklarında İslâm ahkâmı câri olmamasından ötürü âlemde bir dâru’l-İslâm olmadığı gibi, nüfusunun kahir ekseriyyeti  Müslüman olan memleketlerde ezanların okunması, Cum’a için kalabalıkların toplanması, yani, ferdi ibadetlerin yapılabiliyor olması da mezkur memleketi Dâru’l-İslâm kılmaz.

Bilhassa, Mü’min bir kimsenin evlenme, boşanma, miras taksimi, alacak verecek, hırsızlık (hadd-i Sirkat) , adam öldürme (Kısas) vs. hukuka ihtiyaç olan mevzularda İslâm Ahkâmına göre şahsı için adaletin sağlanamıyor olması, ezanlar okunuyor olsa da onun maslahatı cihetinden artık ne faydası vardır ? Yoksa bugün Avâmmın hocalarının ezan ve Cum’a serbestliği ile bir dârı, gayri ictihadi olduğu halde, hissi sebeplerle  Daru’l İslâm sayması netice itibariyle kimin ve neyin faidesinedir?!.

İslâm hukuku esas alınmayıp beşeri/seküler hukuka göre mü’minlerin  işlerinin tanzim olması her bir  Mu’min için hakikatte bir zulümdür!..

Hatta seküler hukukun hâkim olduğu beldedeki mahkemelerden, Ahkam-ı islamiyye’ye muvāfiḳ hüküm verilse dahi bu Allâh Teâla’nın Şeriatinden değildir. Çünki, İslâm hukuku orada esas kabul edilmemiştir.

Bir yerin Dâru’l-Harb olması oranın fiilen  harb ülkesi olduğu veya harb kanunlarının esas alındığı manasına da gelmez. Yani, fiili bir harb hali esas olmayıp, hükmi bir  Dâru’l-Harb olabilir.

Dipnot

[1]  Hey’et, Fetâvâ-yi Hindiyye, (Trc. Efe, Mustafa) Ankara, Akçağ Yay. C.4, s.249; İBN-İ Abidin, Reddü’l- muhtar (trc.Davud-oğlu, Ahmed ) İstanbul, Şamil Yayın Evi, c.8, s. 448; Serahsi, Mebsut, ( trc. Hey’et ) İstanbul, Gümüş Ev Yayıncılık, c. 10, s. 212.

 

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here