Mehmet Şevket Eygi  “Türkiye Dâru’l-Harb midir, Dâru’l-İslâm mı? ” (1) serlevhalı fıkrasında bu suâle cevâben “Bendeniz fâkih ve müftü olmadığım için bu konuda fetva vermeye yeltenmeyeceğim. Dâru’l-Harb dir diyenler vardır, aksini iddia edip her şeye rağmen Daru’l İslâm dır diyenler de vardır. Bu sahada konuşmak hakkına sahip bazı kimseler Daru’l Fetrettir demişlerdir.” (ilh…)

Demesine rağmen …

“Türkiye bir İslâm ülkesi midir ?” (2) namlı başka bir fıkrasında kendisine tevcih edilen ve yahud kendisinin sual haline getirdiği “Türkiye bir İslâm ülkesi midir ?” suâline “Evet bir islâm ülkesidir. Çünkü halkının büyük çoğunluğu Müslümandır. Günde 5 vakit ezan okunmaktadır. Cum’a namazı kılınmaktadır. Oruç tutulmaktadır.” (ilh..)

Diyerek hem kendisinin bu mevzuda bir hüküm verme salahiyyetinin bulunmadığını ehline bırakmak gerektiğini söyleyip hemde Türkiye’nin bir islâm ülkesi (Dâru’l-İslâm) olduğunu iddia etmektedir.

Mamâfih, aynı fıkrada tekrardan kendisine yönelik “Türkiye Daru’l-İslâm mıdır, Daru’l Harb midir ?” suâline cevâben ” Bu soruya ben kendim cevap veremem. Daru’l Harb diyende vardır, Dâru’l-Fetret (3)  diyende vardır, az miktarda Daru’l islâm diyende vardır” şeklinde cevâb vermekle tezata düşmekle kalmayıp kendisinin “İslâm ülkesi” demenin aynı zamanda “Daru’l-İslâm” demek olduğundan bi-haber olduğunu serâhaten apaçık ortaya koymaktadır.

Üstelik yukarıda zikretmiş olduğu “halkının çoğunluğunun müslüman, ezanların ise okunuyor olması” gibi dile getirdiği lakırdıların, bir ülkenin Dâru’l-İslâm veya Dâru’l-Harb olma şartları ile herhangi bir alakası yoktur.

Çünki, bir ülkenin Dâru’l-İslâm olduğunun esbâb-ı mucibesi olarak serdettiği şartlardan hiç biri 4 hak mezhebin (Hanefi, Şafiî, Mâliki, Hanbeli) memba eserlerinde mevcud değildir.

Zira, Hanefi Mezhebinden İmâm Ebû Yusuf ve İmâm Muhammed yine hanefîlerin cumhûru ile Mâliki ve Hanbeli mezheb imamlarına göre -Rahmetullahi Teâla ve aleyhim ecmain-  bir belde ancak “İslâm Hukûkunun icrâsı” ile Dâr’ul-İslâm olur. Buna kıyasla, bir ülke yine tek bir şart olan küfür ahkâmının mezkur beldede icrâsı ile Dâru’l-Harbe tehâvvül eder.

Bu tahavvül/değişim İmâm-ı Azâm Ebû Hanife’ye -Rahmetullâhi Aleyh- göre şu üç şartın ayni zamân zarfında vücûd bulması ile Dâru’l-İslâm olan bir yer tekrardan Dâru’l-Harb olur.

1) O beldede yalnız küfür ahkâmının icrâ edilmesi,

2) Orada ilk emanları üzre bir Müslüman veya zımmînin kalmaması,

3) O beldenin Dâr’ul harbe bitişik olması, (4)

Küfür ahkâmının icrâsı; Şeriât ahkamının kaldırılıp yerine beşeri/seküler hukuk ile o beldede hükm olunmaya başlanmasıdır.

İslâm Hukûku mühetassısları, emân mefhumunu ise  “Orada ilk emanları üzerine bir Müslüman veya zımminin kalmaması” olarak izah ederler.

İslâm hukukuna göre emândan maksat, can emniyyeti (kısas) ve mal emniyeti (Hadd-i Sirkat) dir.

İmam-ı Gazzâlî -Rahmetullâhi Aleyh- hazretleri usul-ü fıkha dair yazdığı “El-Mustasfa” namlı şaheserinde emân mefhumunu izah eder iken  “Şeriatın halktan kastı (halk için koyduğu kanunlardan maksadı) : Canlarını, mallarını, akıllarını, nesillerini, Dinlerini muhafaza etmek.” diyerek bunu 5 esâs olarak beyan etmiştir.

Can emniyyetinden maksat, bir kişinin katledildiğinde, öldürenin öldürülmesi (kısas) şeklinde tatbik edilmesi, Mal emniyyetinden maksat, hırsızın kolunun kesilmesi, (Hadd-i Sirkat) Akıl emniyyetinden maksat, içki içilen sarhoş edici maddelerin yasaklanması, içenin veya temin edenin cezalandırılması, Nesil emniyyetinden maksat, temiz nesil için zinâ’nın aşikare işlendiği yerlerin ve ona giden yolların bertaraf edilmesi, Din emniyyetinden maksat ise, bid’at ehlinin î’tikadî taarruzlarına karşı devlet nezdinde ehl-i sünnet vel-cemaate mensub cemiyyetin muhâfaza olunmasından ibarettir.

O beldenin Darul Harbe bitişik olması hususu ise; Bir İslâm beldesinin ortasında insanlar irtidâd (İslâm dînini terk ile Küfür Ahkâmını Kabul) etseler, ḥudūdları Dâru’l-Harbe bitişik olmayıp tamamı Daru’l-İslâm ile çevrili ise o yerin Dâru’l-Harb olması mümkin değildir. Çünki, Daru’l-İslâm olan komşu ülkenin veya ülkelerin irtidâd edenleri her cihetten kuşatmaları sebebiyle o ülkeye hemen yardım etmeleri tabiidir. Bu sebeble isyân edilen beldenin tekrardan hakimiyet altına alınması mukadder olup o hal üzere kalamazlar.

Bugün ise, Dar’ı dünyada bir Daru’l-İslâm olmadığı için memba/kaynak kitaplarda olmayan şartları aramak, membâ eserler şu yazdıklarımı dercettikleri halde tâli dahi olamayan şartları kaleme almak, ancak aşırı hissiyât sahiblerinin veya cehl-i mürekkebe düçar olanların işi olsa gerektir.

Yine, Mehmet Şevket Eygi “İslâm dünyasının yokları” (5) nam ser-levhalı fıkrasının 6.Maddesinde “Hicret edebilecek bir Dâru’l-İslâmları yok” demeklede üstte kendisinden iktibas ettiğim yazıları ile yine tezat içine düşmektedir.

Netice olarak,

Mehmet Şevket Eygi’nin Ahkâm-ı Muhammediyye de Dâru’l-Harb – Dâru’l-İslâm üzerine kaleme aldığı bu 3 yazının tahlili bize şunu gösterdi ki, çok ciddi olan bu mefhumlara, herhangi bir vuḳūfiyyeti olmamasına binaen bu mevzularda esas alınması suret-i Kat’iyyede batıldır.

 

Dipnotlar;

[1] 26 Ağustos 2008 (Milli Gazete)

[2] 24 Aralık 2010 (Milli Gazete)

[3] Dâru’l-Fetret, 4 hak mezhebin kitaplarında bulunamayan bir mefhum olup manası ne Daru’l-İslâm ne de Dâru’l-Harb demektir ki, bu sebeble batıllığı ziyade aşkardır. Zira, İslâm Hukukçuları Dünya’yı sadece Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harb şeklinde tefrik eylemişlerdir.

[4] A.Özel – Dârülislam-Dârülharb (İslam Hukukunda Ülke Kavramı)

[5] 06 Ocak 2015 (Vahdet Gazetesi)

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here