İslam hukuk düşüncesinde bir amelin hükmü, mahiyeti, illetleri ve makâsıdı üzerinden tayin edilir. Halis Bayancuk, gayri-İslami sistemlerde mes’uliyyet almayı “li-aynihî” (zatı itibariyle) şirk sayarak kategorik bir tekfir mekanizması işletmektedir. İddianın esası şudur: Beşerî esaslara dayalı bir siyasal yapıda vazife almak, o yapıyı tasdik anlamına gelir ve dolayısıyla akidevî mahiyet taşır.
Bu makale, Hanefî usûlünün Daru’l-harb, tasarruf fi’l-vilâye, illet teorisi, ehven-i şerreyn ve Mâtürîdî kelâmı ekseninde, söz konusu yaklaşımın barındırdığı usûli sığlığı ve telif edilemez tenakuzları deşifre etmektedir.
İlgili video: https://www.youtube.com/watch?v=kXJBS1oyMaA
“Kral Müslüman Olmuştu” İhtimali Üzerinden İnşa Edilen Usülsüzlük
Videonun 00:00:41. Dakikasında Hz. Yusuf’un vazife almasının “Melik’in Müslüman olmuş olabileceği, bunun kuvvetle muhtemel olduğunu ve hatta ‘ayeti kerimelerden anlaşılan budur” demekle izah edilebileceği ileri sürülmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu iddiayı destekleyen kat’i surette açık bir beyan mevcut değildir. Tam aksine şu ifade yer alır:
مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ ٱلْمَلِكِ إِلَّا أَن يَشَاءَ ٱللَّهُ
“Allah dilemedikçe Melîkin dînine göre kardeşini (esîr olarak) tutabilecek değildi” (Yusuf, 76)
Halbu ki ‘Ayeti kerîmedeki دِينِ ٱلْمَلِكِ (Dînü’l-Melik) ifadesi, sistemin vahye istinâd etmediğini gösterir. Hanefî usûlünde sabit olan kaide şudur: “el-yakîn lâ yezûlü bi’ş-şekk”. Nassın zahirine mugayir tarihi bir ihtimal inşa ederek hüküm üretmek usûlî açıdan geçersizdir.
Dolayısıyla Hz. Yusuf’un görev almasını Melik’in muhtemel imanı üzerine bina etmek, nassın zahirini tahkim etmek yerine onu zımnen askıya almak manasına gelir ki bu tamamıyla batıldır.
“Bütün Yetkiler Ona Verilmişti” İddiası
Videonun 00:01:01. Dakikasında Hz. Yusuf’un “mutlak hür” hareket ettiği ve herhangi bir beşerî hukuk sistemine tabi olmadığı ileri sürülmektedir. Oysa Kur’ân açık biçimde, Hz. Yusuf’un kardeşini alıkoyma meselesinde Melik’in hukukuna takıldığını yâni esası i’tibariyle bu sistemin câri olduğunu beyan eder:
مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ ٱلْمَلِكِ
“Yoksa o, Melîkin dînine göre kardeşini (esîr olarak) tutabilecek değildi” (Yusuf, 76)
Bu ayet, iki hakikati beyân eder:
- Hz. Yusuf mevcut siyasi sistemin içinde vazife icra etmektedir.
- Sistem, onun şahsî şeriatına bütünüyle tâbi değildir.
Hanefî fıkıhta bu durum “tasarruf fi’l-vilâye” kapsamında değerlendirilir. Yetki sahibi, mevcut düzen içerisinde maslahat doğrultusunda tasarrufta bulunur. Bu tasarruf, sistemin itikadî tasdiki anlamına gelmez; aksine fiilî bir idare mes’uliyyetidir. Dolayısıyla sistemin hükmünü tatbik, onu itikaden tasdik manasına gelmez.
Kıyasın Şartı Olarak “Her Yönden Benzerlik” İddiası
Videonun 00:02:02. Dakikasında günümüzle Hz. Yusuf kıssası arasında kıyas yapılamayacağı, çünkü kıyas için “her yönden benzerlik” gerektiği savunulmaktadır. Usûl-i fıkıhta kıyasın şartı “her yönden benzerlik” değil, illet birliğidir. İllet, hükmün bağlandığı vasıftır.
Hz. Yusuf örneği ile günümüz arasındaki illet şudur:
Müslümanların maslahatını korumak amacıyla, gayr-i İslâmî bir siyasi yapıda idari sorumluluk üstlenmek.
İllet mevcutsa kıyas mümkündür. “Her yönden benzerlik” şartı ileri sürmek ise başlı başına kıyâs mefhumuna mugâyir bir safsatadır. Zira Bayancuk mantığı ile kıyas için “her yönden aynı olma” şartı olsaydı, şarap dışında hiçbir içki haram hükmüne tâbi olamazdı.
“Şirk İftirası” ve Mantıki Tenakuz
Videonun 00:09:14. Dakikasında Hz. Yusuf’un fiiline siyasi iştirak diyenlerin peygambere “şirk isnadı” yaptığı iddia edilmekte ve bu durum zina iftirasına benzetilmektedir.Oysa mesele, peygambere isnat değil; fiilin mahiyetinin tâyinidir. Eğer küfrün tatbîl edildiği gayr-i İslâmî bir sistemde vazife almak zatı itibarıyla şirk ise, şu ayetle sabittir ki Hz. Yusuf bu göreve talip olmuştur:
قَالَ ٱجْعَلْنِي عَلَىٰ خَزَآئِنِ ٱلْأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ
“Beni memleketin hazineleri üzerine (me’mur) et. Çünkü ben onları iyice korumıya muktedirim, (bütün tasarruf şekillerini de) bilenim” (Yusuf, 55)
Bu talep iradîdir. Eğer fiil zatı itibarıyla şirk olsaydı, bir peygamberin ona talip olması kelâmî açıdan imkânsız olurdu. Zira şirk peygamberlerden sudur etmez.
Burada mantıki çerçeve şöyledir:
- Şirk, peygamberden sadır olmaz.
- Hz. Yusuf gayri-İslâmî sistem içinde görev talep etmiştir.
- O hâlde bu fiil zatı itibarıyla şirk değildir.
Yusuf (a.s.) sistemi devirmemiş; hazine idaresi, vergi ve stok düzeni gibi mevcut mekanizmalar üzerinden sistemi ıslah etmiştir. Bu bir “ıslah” modelidir.Bu istidlâl, peygamberi itham etmek değil; bilakis onun fiilini şirk kategorisinin dışına itmektir.
“Sıhhatü’l-Bidaye” ve Hz. Rükâne Hadisesi
Hanefî mezhebinin, Dârü’l-harbte akd-i fâsidlerin cevâzına dâir ileri sürdüğü ve en kuvvetli müsned ve tabakāt asârında zikredilen en çarpıcı istidlâli; Rasûlullâh’ın (ﷺ), Mekke henüz fethedilmemiş ve Dârü’l-harb hükmünde iken, pehlivan Rükâne b. Abdiyazîd ile yaptığı (iddia) güreş vak‘asıdır.
Rasûlullâh (ﷺ) Rükâne ile üç kez güreşmiş; her galibiyetinde bedel olarak bir miktar koyun almıştır. Hanefiler bu sebeple Dâru’l-Harb gibi beldelerde fasîd akidlerin caizliğine dâir delilleri arasında olan bu vak’ayı zikrettiğinde Şafii uleması, bu koyunların daha sonra iade edilmesine dayanarak işlemin bizzat caiz olmadığını müdafaa eder. Hanefilerden İmam Serahsî ve İmam Kasânî ve ınkıta olmaksızın neredeyse tüm Hanefi ulemâsı bu noktada muazzam bir usul kâidesi vaz’ etmiştir: “Eğer Daru’l-harb’te harbi kimse ile girilen bu tür fâsid akitler bizzat (li-aynihî) haram olsaydı, Rasûlullâh (ﷺ) bu eyleme baştan (ibtidâen) tevessül etmezdi (güreşmezdi)”
Bu, Hanefi fıkhındaki “Sıhhatü’l-Bidaye” ilkesidir. Bir işin bidâyeti meşru ise, kullanılan vasıta (akid/ilişki) bizzat “şirk yâhud harâm” olarak nitelenemez. Hz. Yusuf kıssası bağlamında, bir kimse beşerî esaslara dayalı bir siyasi yapı içerisinde o yapının itikadî meşruiyetini benimsemeksizin; hususen küfür sistemi altında yaşayan Müslüman tebaanın maslahatını korumak, zararı defetmek ve herkes için adâleti ikâme etmek maksadıyla vazife alabilir; hatta bu vazife, şartların gerektirdiği ölçüde talep edilebilir.
Hülâsa eğer Hz. Yusuf ‘un bu ‘ameli meşru olmasaydı, vazifeyi başından talep etmezdi. (Yusuf 55)
Habeşistan Tecrübesi ve Küfür Otorite Meselesi
Bayancuk’un kategorik yaklaşımını yıkan en somut tarihi misal, Habeşistan hicretidir.
Müslümanlar, Hristiyan olan Necaşi’nin himayesine girmiş ve onun hukukuna tabi olmuşlardır. Gayri-İslami bir otoritenin kanunundan ve himayesinden yararlanmak eğer şirk olsaydı, Rasûlullâh (ﷺ) ashabını buna teşvik etmezdi. Bu örnek, “Otoriteye tabi olmak şirktir” tezini kökten geçersiz kılar. Bu tarihî vaka, siyasal realite ile akide arasında doğrudan özdeşlik kurulamayacağını ortaya koymaktadır.
Tekfir Usûlü Açısından Değerlendirme
Bir fiilin küfür veya şirk olarak nitelendirilebilmesi için, yalnızca zahirî eylem değil; kasıt, istihlâl ve rıza unsurlarının da bulunması gerekir. Hanefî-Mâtürîdî çizgide tekfir son derece dar bir çerçevede ele alınmıştır.
Siyasi katılımı kategorik biçimde şirk saymak, fiil ile i’tikad arasında zorunlu bir bağ kurmak manasına gelir. Oysa kelâmî açıdan fiilî tasarruf ile itikadî tasdik arasında tefrik yapılması zorunludur.
Ehven-i Şerreyn ve Maslahat İlkesi
Hanefî literatürde yer alan diğer kaideye göre:
“İki mefsedet karşılaştığında, daha hafif olan tercih edilerek daha büyük olan bertaraf edilir.”
Siyasi vetirelerden tamamen çekilmek, kamusal alanı daha büyük mefsedetlere terk etmek neticesi doğurabilir. Bu vaziyyete sınırlı iştirak, zararı en aza tenkise yönelik bir maslahat tercihi olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım, sistemi kutsamak değil; Dâru’l Harb gibi vilayetlerde müslimlerin zararının asgarî düzeye inmesini hedefleyen insicamlı bir hukuk mantığıdır.
İslam siyaset düşüncesinde “anarşi, zulümden daha kötüdür.” Fâsık idareci altında dahi nizâmın korunması (fitneyi önlemek adına) aklî bir zorunluluktur. Bayancuk’un yaklaşımı ise devlet ve toplum realitesini sıfırlayan, soyut ve yıkıcı bir ütopyadır.
Netice
Videoda ileri sürülen lakırdılar, fiilin mahiyetini doğrudan akide kategorisine yerleştirmekte ve usûl-i fıkhın illet, maslahat ve tasarruf ilkelerini devre dışı bırakmaktadır.
Hz. Yusuf kıssası açık biçimde göstermektedir ki:
- Mevcut sistem gayri-ilahîdir (“dînü’l-melik”).
- Hz. Yusuf o sistem içinde görev talep etmiş, talep etmekle kalmamış icrâ etmiştir.
- Bu fiil Kur’ân tarafından beyân edilmiştir.
Eğer gayr-i İslâmî bir sistemde vazife almak zatı itibarıyla şirk olsaydı, bu fiilin peygamber tarafından işlenmiş olması kelâmî bir imkânsızlık doğururdu. Dolayısıyla söz konusu fiil, zatı itibarıyla şirk olarak nitelendirilemez; en fazla arızî şartlar çerçevesinde değerlendirilir.
Halis Bayancuk’un bu lafızcılığı; nassın sadece zahirine takılıp illetini ıskalayan, hatta tahrif eden, tarihsel realiteyi (Habeşistan, Yusuf a.s.) yok sayan bir usulsüzlüktür. Hanefî mezhebi ise Hz. Rükâne hadisesindeki “bidayet” ve Hz. Yusuf’taki “fiili talep” ile Müslümanı sistemin içinde ıslah edici bir özne olarak konumlandırır.
Bibliyografya
- Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1993, C.10, s.28–30.
- Kasânî, Bedâiu’s-Sanâi, C.7, s.132.
- Pezdevî, Usûl, s.214.
- İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, s.85.
- Zemahşerî, el-Keşşâf, C.2, s.482.
- Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, tekfir bahsi.





