HaberlerOrtadoğuTenkid

ABD-İRAN TAHTEREVALLİSİNİ DEVİRME STRATEJİSİ

Ortadoğu jeopolitiğini sadece haber bültenlerinden ve sloganlardan okuyanlar, sahnede kanlı bir ABD-İsrail-İran çatışması izlediklerini zanneder. Oysa perde arkasına, devlet aklıyla bakıldığında görülen şey bir savaş değil; birbirinin varlığını besleyen, birbirine meşruiyet sağlayan simbiotik bir düzenektir.

Vitrininde “Büyük Şeytan Amerika” yazan İran, arka planda Afganistan’dan Irak’a, Lübnan’dan Yemen’e kadar uzanan bir etki hattını adım adım tahkim ederken, ABD de “İran tehdidi”ni pazarlayarak Körfez’i silah pazarına çevirmiş, üs ağını genişletmiş ve İsrail’in güvenliğini tahkim etmiştir.

Bu iki aktör sahada rakip gibi görünür; fakat stratejik düzlemde aynı düzenin iki tamamlayıcı unsurudur. Biri kaos üretir, diğeri o kaosu yönetir. Biri milis ağları kurar, diğeri o ağları gerekçe göstererek yerleşir.

Bu bir çatışma değil; kontrollü bir gerilim mimarisidir.

Peki, bölgeyi felç eden bu kurgu nasıl devrilir?

Kadim devlet aklı, rakibiyle onun belirlediği cephede savaşmaz; rakibinin üzerinde durduğu zemini kaydırır. İşte bu dar boğazdan çıkışın ve bu çok kollu tahakkümü parçalamanın metodu:

1. Sahabe, nakil ve Ehl-i Sünnet omurgası üzerinden itikadî sınır Çizimi

İran’ın bölgedeki en büyük kitle imha silahı balistik füzeleri değil; Şiiliği, Fars emperyalizminin paramiliter bir aparatına dönüştürmüş olmasıdır. “Şeytan Amerika”, “Türbe Savunuculuğu”, “Direniş” ve “Ehl-i Beyt” adı altında pazarlanan bu yapı, aslında Sünni/Arap başkentlerini (Bağdat, Şam, Sana, Beyrut) içeriden çökerten bir Truva Atı’dır.

  • Karşı strateji sadece askeri değil, teolojik ve epistemolojik olmalıdır. İslam dairesi içinde görünüp dinin kurucu nesline (Sahabeye) ve nakil zincirine saldıran bu yapının bir “mezhep” değil, jeopolitik bir sızma operasyonu olduğu bölge uleması, entelektüelleri, medya ve kurumları tarafından topluma işlenmelidir. Kitlelere şu hakikat gösterilmelidir: İran’ın girdiği hiçbir coğrafyada uzun senelerin tecrübesiyle sabittir ki; refah ve barış yeşermemiş, aksine o harabeler Amerikan işgaline zemin hazırlamıştır. Teoloji, ihanetin üzerini örten bir şal olmaktan çıkarılmalıdır.

2. “Lisân ve Tasavvur Hâkimiyeti” – Harbin Zihnî Cephesi

Bugün mücadelenin mahalli yalnız meydan-ı harp değildir; bilakis mefhumlar ve ıstılahlar üzerinden yürüyen bir tasavvur mücadelesi söz konusudur. “Direniş”, “özgürlük”, “emniyet” ve “tehdit” gibi tabirler, hakikati ihbar eden lafızlar olmaktan ziyade, zihinleri sevk ve idare eden vasıtalar hâline getirilmiştir.

İran’ın “direniş” diye takdim ettiği ile Amerika’nın “güvenlik” namı altında yürüttüğü siyaset, zahirde mütebayin görünse de, hakikatte aynı zemini tahkim eder.

Kadim devlet aklı şunu bilir ki:
Mefhumları tayin edemeyen, neticeyi tayin edemez.
İsim koyamayan, hükümde koyamaz; meydanda galip gelse dahi, masada mağlup olur.

ABD’nin “Savunma Bakanlığı” isminin yerine “Savaş/Harp Bakanlığı” yapmak istemesi dahi, örtülü gücü açık niyete tahvil etmek ve küresel algıda kendini “koruyucu” değil “fail” olarak konumlandırmak demektir. Mefhumlar mühimdir! 

Siyaset ve kelam felsefesinde değişmez bir hakikat vardır: Kelimeler masum değildir; her mefhum bir tasavvurun, bir nizamın ve neticede bir tahakkümün taşıyıcısıdır. Küresel hegemoni, coğrafyaları işgal etmeden lugati, dolayısıyla zihinleri işgal eder.

Binaenaleyh yapılması gereken şudur:
Evvela “Direniş” namıyla tedavüle sürülen söylemin mahiyeti teşhir edilmeli; mezhep üzerinden kurulan lisân tahlil ve tefrik edilerek dağıtılmalıdır. Akabinde, bölgenin kendi hakikatine muvafık yeni bir lisân inşa olunmalıdır: istikrar, vahdet yerine hâkimiyet, nizam ve istiklâl!…

Zira lisân yalnız ifade vasıtası değil; hüküm koymanın ilk merhalesidir.

3. “Sedd-i Zeraî”: Vekalet Ağlarını Felç Etmek

İslâm hukukunda kötülüğe giden yolları tıkamak anlamına gelen Sedd-i Zeraî kuralı, bugün jeopolitiğin merkezine yerleşmelidir. ABD, bölgede kalmak için İran’ın fonladığı milisleri (Haşdi Şabi, Husiler, Hizbullah vb.) meşruiyet aracı olarak kullanmaktadır.

  • Kadim devlet aklı, otonom milis yapılarına karşı, onları besleyen lojistik ve siyasi damarları keser. Irak, Yemen ve Lübnan’da parçalanmış yapıların yerine, merkezi ve meşru hükümetlerin güçlendirilmesi şarttır. Devlet içinde devletçiklere müsaade eden her yapı, eninde sonunda bugün olduğu gibi emperyalizmin cirit attığı bir operasyon sahası olur.

4. “Muvazene” Siyaseti ve Alternatif Koridorlar İnşası

Bölge devletleri uzun süredir “ABD’nin güvenlik şemsiyesi” ile “İran’ın milis tehdidi” arasına sıkıştırılmış bir sahte ikilem yaşamaktadır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başarıyla uyguladığı Muvazene (Denge) siyaseti güncellenmelidir.

  • Tahterevalliyi kırmanın yolu, üçüncü bir eksen inşa etmektir. Türkiye’nin öncülük ettiği, Basra Körfezi’ni Avrupa’ya bağlayan “Kalkınma Yolu Projesi” tam olarak budur. Bu tür ticaret ve lojistik koridorları, hem İran’ın “Hürmüz Boğazı’nı kapatırım” şantajını çöpe atar hem de bölge ülkelerinin sermayesini ABD himayesinden çıkarıp bölgesel bir entegrasyona mecbur bırakır. Çin’in ekonomik gücü ve Rusya’nın askeri ağırlığı, ABD hegemonyasını seyreltmek için satranç tahtasına “dengeleyici” olarak çekilmelidir.

5. Kendi Göbeğini Kesmek: Yerli Güvenlik Paktı

Dışarıdan ithal edilen her güvenlik şemsiyesi nihayetinde yumuşak bir işgale dönüşür. ABD’nin Körfez’deki varlık sebebi, devletlerin kendi savunma kapasitelerinin bilerek zayıf bırakılmasıdır.

  • Türkiye gibi savunma sanayide askeri ve teknolojik bağımsızlığını (SİHA’lar, milli mühimmatlar) ispatlamış bir aktörün liderliğinde, bölge içi ikili veya çoklu askeri paktlar kurulmalıdır. “Sizi İran’dan biz koruruz” diyen Amerikan hegemonyasına verilecek en zekice cevap, o korumaya ihtiyaç bırakmayacak yerel savunma ağlarını “biz tehlikeli bir gücüz” söylemi ile inşa etmektir.

6. Tarihî Hafıza ve “Devlet Sürekliliği” Prensibi

Ortadoğu’daki en büyük zaaf, hafızasızlıktır. Oysa kadim devlet aklı, günü değil, asrı okur. Dün Safevî Devleti üzerinden yürütülen mezhebî-siyasî yayılmacılık ne ise, bugün onun daha rafine ve vekâlet savaşlarıyla tahkim edilmiş versiyonu sahnededir.

Osmanlı, bu hattı dengelemek için sadece askerî güç kullanmadı; ulema, ticaret yolları ve merkezî otorite ile birlikte hareket etti. Bağdat’ın, Şam’ın, Halep’in elde tutulması yalnızca coğrafî değil, itikadî ve ticari damarların korunması demekti.

Bugün yapılması gereken, tarihî refleksi güncellemektir:
Sınırlar değil; etki alanları korunur.  Zira etki alanını kaybeden devlet, haritayı korusa bile nüfuzunu kaybeder.

7. “İç Cepheyi Tahkim” – En Zayıf Halkayı Güçlendirmek

Hiçbir dış proje, içeriden çözülmeden başarıya ulaşmaz. İran’ın en büyük başarısı, füze ile değil, yerel fay hatlarını kaşıyarak ilerlemesidir. Sünni coğrafyaya karşı mezhep ayrışmalarını birer kaldıraç olarak kullanılmıştır.

Kadim devlet aklı iç cepheyi tahkim etmeden dış cepheye çıkmaz.

Irak’ta Şii-Sünni, Suriye’de mezhep, Yemen’de kabile dengeleri… Bunların her biri dış müdahalenin giriş kapısıdır. Bu kapılar kapatılmadan yapılan her askerî hamle, kum üzerine bina kurmaktır.

Dolayısıyla strateji şudur:

  • Yerel kimlikleri çatıştırmak değil, merkezî kimlikte eritmek
  • Bölgede iran’a karşı siyasi birlik zeminini güçlendirmek
  • Devlet otoritesini tartışmak değil, tahkim etmek

8. “Zamanı Uzatma” Stratejisi – Sabır, Bir Güçtür

ABD ve İran’ın ortak zemini, bölgeyi sürekli kriz hâlinde tutmaktır. Çünkü kriz, dış müdahalenin meşruiyetidir.

Kadim devlet aklı ise her zaman zamanı kendi lehine çevirir. Osmanlı’nın klasik stratejisinde “taarruz kadar tehir de bir silahtır.”

Bugün yapılması gereken:

  • Ani reaksiyonlar yerine uzun vadeli yıpratma politikaları
  • Kriz üretmek yerine krizi söndürerek meşruiyet alanını daraltmak
  • Rakibin hızına kapılmak yerine onu zamana yayarak etkisizleştirmek

Zira sabır, pasiflik değil; kontrollü geciktirme gücüdür.


NETİCE: Mecelle’nin Jeopolitik Yansıması

“Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır.” Yani kötülüğü defetmek, fayda sağlamaktan önce gelir.

Bölgedeki kadim devlet aklının önceliği, ABD menfaatlerinden faydalanmaya çalışmak değil; o menfaatlere meşruiyet sağlayan İran destekli Fars yayılmacılığını (mefasidi) durdurmaktır. Tiyatro, seyirciler sahnedekinin bir oyun olduğunu anladığında ve kendi oyununu kurduğunda biter. Biz başkalarının senaryosunda piyon olmayı reddedip, lisâni, usuli sınırları kendimiz belirlediğimiz an, bu el altından yapılan ittifak da çökecektir.

Yani bu düzen, esası itibarıyla güçle değil, usûl oyunlarıyla ayakta duruyor. Usûl bozulduğunda, tarih şahittir ki en büyük addedilen kuvvetler dahi tarih sahnesinden silinmiştir.

Editor

www.darulislam.com.tr

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu