Halis Bayancuk tarafından serdedilen iddialar , aslında 18. yüzyıldan itibaren sistemleşen Selefi/Vehhabi paradigmasının, nassların zahirine hapsolmuş köhne bir tekrarıdır. Bu söylem, “Tevhid” gibi bir hakikati dar bir pozitivizme indirgeyerek, İslam’ın metafizik ve manevi boyutunu “şirk” parantezine alma sefâhetine düşmektedir. Müslümanların 1400 yıllık istikrarlı akidesini hedef alan bu iddialar, aşağıda klasik usul kaideleri ile mülga kılınmıştır.
1. Duanın Mahiyeti ve “Nida” ile “İbadet” tereddütü
İddia: “Dua ibadettir” hadisinden yola çıkılarak, Allâh Teâlâ’dan başkasından yardım istemenin (istiğase) mutlak bir şirk olduğu savunulmaktadır. (dak. 00:13 – 10:00)
Cevap: Bayancuk’un buradaki temel zellesi, dua ile ibadeti mahiyet birliği içinde telakki etmesi, aralarındaki usûlî farkı yok sayması ve böylece hükmü yanlış zemine bina etmesidir. Hâlbuki usûl ilminde her nidâ ibadet olmadığı gibi, her talep de şirk değildir. İbadetin tahakkuku, yalnızca fiile değil; fiilin muhatabına ulûhiyet isnadına bağlıdır.
Eğer mutlak anlamda “istemek” şirki mucip olsaydı, hayatta olan bir kimseden yardım istemek, bir tabibe “beni iyileştir” demek veya bir askere “bizi kurtar” diye hitap etmek de şirk olurdu. Böyle bir neticeyi savunan ne bir fakih ne de bir mütekellim vardır. Bayancuk’un “Diri olanın gücü yeter, ölünün yetmez” şeklindeki itirazı ise meseleyi itikadî zeminden koparıp seküler bir fizik-imkân problemine indirgemektedir. Oysa şirk, fiziksel imkânla değil; kalpteki itikatla tahakkuk eder.
Bu noktada aklen sorulması gereken suâl şudur:
Bir kimse, “Bu zat müessir değildir, Allah’tan ister” itikadıyla talepte bulunuyorsa, şirk nerede gerçekleşmiştir?
Bu suâle ne Kur’ân’dan, ne sünnetten, ne de usûl kaidelerinden aklî ve tutarlı bir cevap verilememektedir. Cevabı olmayan iddia, ilmi değil; sloganik bir tekrardır.
Mümin, Fail-i Hakikî’nin yalnızca Allah Teâlâ olduğunu bildikten sonra, ister hayatta olan bir kulu ister berzahta bulunan bir kulu vesile kılsın, bu fiil mecâz-ı aklî kapsamında değerlendirilir. Bayancuk’un yaklaşımı, farkında olmadan Allah Teâlâ’nın kudretini sebep–netice zincirine mahkûm etmekte, ilâhî fiilleri maddî âleme indirgemektedir. Bu ise tevhid değil, naturalizm dir.
2. Malik ed-Dâr Rivayeti ve Sahabe Uygulamasındaki “İcmâ-i Sükûtî”
İddia: Sahabenin meseleleri için Peygamber’in kabrine gitmediği, dolayısıyla vefattan sonra tevessülün meşru olmadığı iddia edilmektedir. (dak. 29:10 – 33:00)
Cevâb: Videonun en zayıf noktası, sahih tarihi vakıaları kasten görmezden gelen bir tedlis içinde olmasıdır. Hz. Ömer (r.a.) dönemindeki büyük kıtlık hadisesinde, Bilal b. el-Haris el-Müzeni bizzat Resulullah’ın (ﷺ) kabrine gelerek:
“Ya Resulallah! Ümmetin için yağmur iste; çünkü onlar helak oldular” demiştir [1].
İbn Hacer el-Askalânî’nin bu rivayet hakkında sarîh şekilde «إِسْنَادُهُ صَحِيحٌ» hükmünü tesis etmiş olması, isnad eksenli ileri sürülen bütün tevillerin usûl-i hadis bakımından muteberliğini ortadan kaldırır. Fi’l hakika tasḥîh edilmiş bir nakil karşısında isnad tartışmasını sürdürmek, ilmî bir tahkik değil; evvelden tâyin edilmiş bir zann-ı bâtılı muhafaza etme gayretidir.
Bu noktada Bayancuk’un söyleminin aklen çöktüğü esas yer “yetki/salahiyyet” meselesidir. O halde sorulması gereken suâl şudur:
Bu salahiyyet zâtî midir, yoksa tefvîzî midir?
Eğer “Zâtî salahiyyeti yoktur” deniyorsa, buna zaten kimse itiraz edemez. Zira hiçbir Ehl-i Sünnet âlimi, peygamberlerin veya velilerin müstakil ve zâtî tesir sahibi olduğunu iddia etmemiştir.
Eğer “Allah’ın verdiği salahiyyetle dahi yoktur” deniyorsa, bu durumda Allah Teâlâ’nın fiiline sınır çizilmiş olur. Bu ikinci şık, açıkça ilâhî iradeyi akılla tahdid etmek ve “Allah yapamaz” demenin dolaylı bir ifadesidir…!
Hâlbuki mu’cize, kulda zâhir olan ilâhî fiildir. Keramet, aynı fiilin velideki tezahürüdür. Vefat ise kudretin kaynağını ortadan kaldırmaz.
Dolayısıyla “Allah, berzahta bir kulunu duaya vesile kılamaz” demek, aklen hiçbir delile dayanmayan bir imkânsızlık iddiasıdır. Böyle bir imkânsızlık, ne naklen sabittir ne de aklen zorunludur. Sırf ideolojik bir ön kabuldür.
Eğer kabir başında istiğâse şirkin bizatihi kendisi olsaydı, tevhid hassasiyetiyle maruf Hz. Ömer’in bu fiili işleyeni derhâl nehyetmesi, reddetmesi veya cezalandırması gerekirdi. Hâlbuki vâkıa bunun tam aksini göstermektedir. Bu sükût, sahabenin böyle bir fiili bâtıl görmediğini gösteren açık bir icmâ-i sükûtîdir. Aksi iddia, ya sahabeyi tevhid konusunda ihmalkârlıkla itham etmeyi ya da icmâ kavramını anlamsızlaştırmayı gerektirir ki her iki netice de bâtıldır.
3. Berzah Hayatını “Pasif” Bir Adem Sanması
İddia: Şehitlerin “diri” oluşunun sadece Allâh Teâlâ katında bir rızıklanma olduğu, dünyevi bir işitme veya tasarrufun söz konusu olamayacağı savunulmaktadır. (dak. 03:00 – 05:00)
Cevâb: Bu yaklaşım, Ehl-i Sünnet’in “Sema-i Mevta” (ölülerin işitmesi) ve “Ruhun Bekası” akidesine yönelik Neo-Mutezili bir te’vil-i bâtıldır. Efendimiz (ﷺ ) Bedir’de ölen müşriklere seslendiğinde, Hz. Ömer’in
“Ya Resûlallâh, bunlar ceset!”
itirazına karşılık:
“Siz beni onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz” buyurmuştur [2].
Eğer bir müşriğin ruhu dahi berzahta işitebiliyorsa, Allâh Teâlâ katında diri olan peygamberlerin veya velilerin işitmesini reddetmek büyük bir tutarsızlıktır. İşitmek, bedenin değil ruhun bir fonksiyonudur ve ruh baki kalmıştır. Bayancuk, berzah hayatını bir “uyku” veya “mutlak kopukluk” olarak tasvir ederek, Gazali ve hatta fikri cihetten kendisine yakın İbn Kayyim gibi otoriterlerin dahi kabul ettiği “Hayât-ı Enbiya” hakikatini inkâr etmektedir. Bu vaziyyet, onun akâid metinlerine ne kadar yabancı olduğunun bir nişanesi, yahud fıkhi mevzu’larda âdeti olduğu üzere usül gözetmezsizin yaptığı bir cürmdür!
4. Kerameti Tahkir
İddia: Kabirlerde gerçekleşen olağanüstü hallerin (ses duyma, dileğin kabulü vb.) cinlerin ve şeytanların bir oyunu (istidrac) olduğu iddia edilmektedir. (dak. 36:00 – 41:00)
Cevâb: Bu iddia, ilmi bir metodoloji değil, bir “korku teolojisi” inşa ederek tevhidi kendi tekelinde tutma çabasıdır. İmâm Ebu Hanife Hazretleri’nin el-Fıkhu’l-Ekber’de ifade ettiği üzere
“Evliyanın kerameti haktır” [3].
Keramet, velinin vefatıyla inkıtaa uğramaz; zira keramet velinin değil, onun elinde zahir olan Allâh Teâlâ’nın kudretidir.
Bayancuk, halkı cin ve şeytan hikâyeleriyle korkutarak, İslam ümmetinin 1400yıllık manevi tecrübesini ve Zevk-i Selim’ini “fantazi” diyerek tahkir etmektedir. Eğer bir mümin, Allâh Teâlâ’nın sevdiği bir kulu vesile kılarak O’na yöneliyor ve bu gerçekleşiyorsa, buna “Şeytan yaptı” demek, Allâh Teâlâ’nın rahmetini devre dışı bırakıp şeytana hâşâ yaratma gücü atfetmektir.
Hususen Bayancuk’un bu mantığı ile Peygamberânın mucizelerine “sihir” diyen müşriklerin cehl-i mürekkebi arasındaki benzerliğe dikkat çekmek isterim!
Netice
Videonun sahibi, vesîle ile ma‘bûd arasındaki fıkhî ve itikadî sınırı şuurlu biçimde ihlâl etmekte, bu suretle meselenin mahiyetini tahrif etmektedir. İslâm ilim geleneğinde fakihler ve muhakkik âlimler tarafından müttefeken meşru görülen tevessülü “şirk” olarak nitelemek, sadece fer‘î bir ihtilâf iddiası değil; fiilen ümmetin ekseriyetini —ulemâsından avâmına — dalâlet ve tekfirle itham etmek mânâsına gelir.
Nitekim İmam Subkî’nin Şifâü’s-Sikâm’da tafsîlen ortaya koyduğu üzere, tevessül tevhidin zıddı değil, bilakis onun tabiî bir neticesidir; zira tevessül, tesiri mahlûka izafe etmek değil, Allah Teâlâ’nın sevdiği kullarına verdiği makamı yine O’nun rızası için vesîle kılmaktır. Bu temel tefriki idrak edemeyen bir söylemin, ne fıkhî bir değeri ne de ilmî bir ağırlığı vardır.
Bayancuk’un bu nev’ sloganik lakırdıları, esaslı ve insicamlı ilmi miras karşısında tartışılabilir bir görüş değil, hiç hükmünde ve usûl ulemâsı nazarında mülga edilmiş mazarrat bir iddiadan ibarettir.
Dipnotlar
[1] İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bâri, Kitabu’l-İstiska, c. 2, s. 495. (İbn Hacer bu rivayet için “İsnâdühü sahîhun” hükmünü vermiştir). Ayrıca bkz: İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c. 7, s. 91.
[2] Buhari, Cenaiz, 87; Müslim, Cennet, 76-77.
[3] İmam-ı Azam Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber, (Evliyanın kerametinin hak olduğu ve vefattan sonra tasarrufun meşruiyeti bahsi).
[4] İmam Takiyyüddîn es-Subkî, Şifâü’s-Sikâm fî Ziyâreti Hayri’l-Enâm, (Tevessül ve istiğâse bölümleri).




