
Giriş
İslami ilimler hiyerarşisinden bahsedildiğinde, zihinlerde beliren ilk ve en sarsılmaz kabul, genellikle Kelâm ilminin “ilimlerin en üstünü” olduğudur. Dini inançların temelini oluşturması sebebiyle zirvedeki tahtın doğal sahibi olarak görülen bu disiplinin önceliği, çoğu zaman mutlak bir hakikatten ziyade, eğitim-öğretim kolaylığına dayalı pedagojik bir tercihe dayanır. Ancak bu yerleşik yapıyı derinden sarsan ve entelektüel bir sitemle hatırlatılması gereken temel bir perspektif daha vardır. Bu perspektif, Fıkıh Usulü’nün çok önemli bir cihetten, Kelam da dahil olmak üzere bütün ilimlerden daha üstün olduğu iddiasını taşır.
“Bu çalışmanın amacı, Fıkıh usûlü’nün çoğu zaman göz ardı edilen kurucu mahiyetini birkaç temel mesele üzerinden analitik biçimde ortaya koymaktır.
Zira bu disiplin, yalnızca fer‘î hükümlerin istinbâtına yönelik teknik bir yöntem değil; dinî metinlerin mahiyeti, sınırları ve bağlayıcılık derecelerini belirleyen ‘anlama ve anlamlandırma’ ilkelerini vazeden ilmî bir çerçevedir. Dolayısıyla hedef, Fıkıh Usûlü’nün İslâm ilimleri arasındaki konumunu yeniden değerlendirmek ve dinin nasıl anlaşıldığına dair epistemolojik anahtar rolünü görünür kılmaktır.”
1. Bir İnanç Bizâtihî Dînî Değildir: Şâri‘nin “İtibâr”ı Meselenin Esâsıdır
İtikadî meselelerde çoğu kimsenin gözden kaçırdığı temel bir prensip vardır: Bir inanç kendi başına dînî bir nitelik taşımaz. Zira bir bilginin “dînîlik” vasfı, içeriğinden doğmaz; bilakis Şâri‘in o bilgiyi mükellefiyet sahasına dahil etmesiyle, yani itibâr buyurmasıyla ortaya çıkar.
Bu husus, birçok ehl-i ilim tarafından işaret edilmiş olmakla beraber, en berrak misallerinden biri büyük Şâfiî fakihi İzz b. Abdüsselâm’ın (ö. 660/1262) fetvâsında görülür.
İzz’e göre Allâh Teâla’ya cisim isnat etmek küfürdür; ancak bu inancı dile getiren bir âlim tekfir edilirken, aynı kanaati taşıyan avamdan biri tekfir edilmez.¹
Bu ayrım, itikadın mahiyetinden değil, Şâri‘in o bilgiyi kimden talep ettiğine dair usûlî bir tasniften doğmaktadır. Eğer söz konusu inanç bi-zâtihî küfür olsaydı, âlim–avam fark etmeksizin her iki zümre için de mükeffir olurdu. Demek ki hükmün kaynağı itikadın kendisi değil, onun üzerine konulan ilâhî mükellefiyet statüsüdür.
Bu durum, kelam ilminde sık tekrar edilen “mütekellimin te’vîli terk etmesi küfürdür” gibi ifadelerin dahi neden bazen avam hakkında geçerli olmadığına işaret eder. Zira avamın mükellefiyeti, çoğu meselede “tâbi‘ olmak”la sınırlıdır; tafsile değil. Bu ise doğrudan doğruya usûl-ı fıkhın mebâhisü’l-elfâzı ve taklîd teorisiyle ilgilidir.
Dolayısıyla:
Dinîlik vasfı, sözün kendi tabiatından değil, Şâri‘in o söz veya itikadı nasıl itibara aldığına nazaran belirlenir.
Bu hakikat, fıkıh usûlünün itikadî alan üzerindeki “üst belirleyici” konumunu açıkça ortaya koyar.
Misallerle Genişletme
“İstivâ” Meselesi
Kur’ân’daki “الرحمن على العرش استوى” ifadesinin zahiri mi alınacaktır, yoksa mecaza mı gidilecektir? Bu, modern okuyucuya kelâm tartışması gibi görünür; hâlbuki mesele, lafzın hakikat–mecaz ayrımı, müşterek lafız, zahir–nass farkı gibi tamamıyla usûlî ilkeler üzerine bina edilmiştir.
Bu sebepledir ki, bir âlim “istivâ hakiki manasıyla cihettir” dediğinde tekfire yaklaşır; fakat avamın aynı sözü söylemesi tekfir gerektirmez. Zira avam, lafzın felsefî neticelerini tasavvur edemez; onun kastı, çoğunlukla “Allah’ın yüceliğini ifade etmek” gibidir. Bu da yine kast, delalet, temyiz kudreti gibi usûlî ölçülere dayanır.
“Kaderi İnkâr” Meselesi
Bir filozofun “cüz’î irade yoktur” demesi, çoğu zaman tekfir sebebidir; çünkü bu sözün delâlet ettiği mana kelâmen sabit olan “kader” ilkesini inkar demektir. Fakat sıradan bir insanın “Ben ne yapsam yazılmış” tarzı ifadesi tekfir edilmez. Bu da yine kelâmî içeriğin değil, Şâri‘in taleplerinin kime ne ölçüde yüklendiğinin bir tezahürüdür.
Haber-i Vâhidin İtibârı
Bir haberin dînî bağlayıcılığı, o haberin içeriğinden değil, Şâri‘in haber türlerine verdiği itibardan doğar. Haber-i vahid, akâidde delil olur mu? Bu mesele, kelâmcıların değil, bizâtihî fıkıh usûlcülerinin konusudur.²
Kabir Azabı
Kabir azabının hak olduğuna inanmak elzemdir.
Fakat kabir azabının “nasıl” gerçekleştiğine inanmak imanın şartlarından değildir.
Çünkü Şâri bu ayrımı itibara almıştır.
Cenaze Namazında Fatiha Meselesi
Fatiha’nın farz olup olmadığı tartışması, “farz–vacip” bağlamı değil; ümmetten neyin talep edildiği bağlamıdır.
Bu da doğrudan usûlî bir meseledir.
Te’vil
Avamın te’vil ile mükellef olmaması, Kelâm ilminin değil, usûl-i fıkhın hükmüdür.
Polemik Bir Çerçeveden Değerlendirme
Kelâm uleması çoğu zaman kendi disiplinlerinin “dînin temelini ispatlamakla” meşgul olduğu iddiasıyla diğer ilimlere üstten bakar. Lâkin şu sualin cevabını veremezler:
Kelâm hangi inançları ispatlayacağını nereden bilmektedir?
Bu sorunun cevabı—görmezden gelinse de—gayet açıktır:
-
Hangi hükümler dînîdir?
-
Hangi inanışlar mükellefe zorunludur?
-
Mükellef için “talep edilen bilgi”nin sınırları ve mevkii nedir?
Bu soruların tamamı fıkıh usûlüne aittir.
Kelâm, ancak usûlün çizdiği çerçeve içinde hareket edebilir. Başka bir deyişle:
Kelâm bir mimari ise, onun temel statik hesaplarını yapan fıkıh usûlüdür.
Usûl olmadan kelâmın “ne konuşacağını” bilme imkânı kalmaz. Bu nedenle “tekfir” gibi en kritik meseleler bile hakikatte usûlî meselelerdir, kelâmî değil.
Sonuç
Şu halde:
-
Bir itikadın dînî olup olmadığını belirleyen şey, onun metafizik içeriği değil, Şâri‘in ona yüklediği mükellefiyet derecesidir.
-
Bu mükellefiyetin sınırlarını çizen ilim Fıkıh Usûlüdür.
-
Dolayısıyla Fıkıh Usûlü, sadece fıkhın değil, Kelâm’ın ve tüm şer‘î ilimlerin çerçevesini tayin eden kurucu disiplindir.
Bu noktayı görmezden gelen her yaklaşım, hakikatte “haritası olmadan yol arayan” kimseden ibarettir.
Dipnotlar
-
İzz b. Abdüsselâm, Kavâidü’l-Ahkâm fî Masâlih’il-Enâm, ilgili bab; ayrıca bkz. Tâcuddîn es-Subkî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyye, İzz’in fetvaları bölümü.
-
Bkz. Cessâs, el-Fusûl fi’l-Usûl; Debûsî, Takvîmü’l-Edille; Pezdevî, Kenzü’l-Vusûl. Bu eserlerde haber-i vâhid konusu doğrudan usûl başlığı altında ele alınır.




