Osmanlı Devleti, bir dinî devlet olmasına rağmen, halkın inanç ve amellerine, devletin resmî inanç sistemine aykırı bile olsa müdahale etmezdi. Bir başka deyişle insanların evini ve kafasını takibat altında tutmaz; ancak cemiyet nizamını bozacak bir hâl alırsa, hiç acımazdı. Bu yolda kimsenin gözünün yaşına bakılmamıştır. Şer’î prensipler, zaten bunu icap ettirir.

SELEFİLERİN SELEFLERİ

Günümüzde Vehhâbîlik/Selefiyye diye anılan cereyanın esasları, önceleri Hanbelî mezhebine mensup olan İbni Teymiyye (1328) adlı Harrânlı bir âlimin fikirlerine dayanır. İlim ve dindarlığının çokluğu ile meşhur bu âlim, tasavvuf, kerâmet, şefaat, kabir ziyareti gibi mefhumları, dinde sonradan ortaya çıkmış bid’atlar olarak görüp reddetmişti.

Dini, ilk asırdaki saflığına döndürme iddiasıyla ortaya atılmıştı. Ancak Allah’ın cisim olduğunu söyleyen Mücessime ve insana benzerliğini savunan Müşebbihe fırkasını andırır inançları; Sahâbe hakkındaki menfi sözleri; bazı hukukî meselelerde de öncekilerin söz birliğine uymayan, marjinal görüşleri sebebiyle Şam ve Kâhire’de mahkûm olmuştu.

O ve talebeleri daha hayatta iken çok şiddetli tenkidlere maruz kalmışlar ve bid’at (sapkınlık), hatta ilhad (dinsizlik) ile itham edilmişlerdi.

XVII. asırda İstanbul’da kopan Kâdızâdeliler hareketi de doktrin olarak İbni Teymiyye’ye ulaşır. Hâdiseyi, Küçük Kâdızâde diye tanınan vâiz Balıkesirli Mehmed Efendi, Halvetî Şeyhi Abdülmecid Sivâsî ile münâzara ederek başlattı. O ve Kâdızâdeliler denilen mensupları, semâ ve devrân gibi tasavvufî ritüellere, pozitif ilimlerin tahsiline, Kur’an-ı kerim, ezan ve mevlidin makamla okunuşuna, cemaatle nafile namaza, kabir ziyaretine, tütün ve kahveye, musafahaya karşı çıkmışlardır.

Hazret-i Hızır’ın hayatta olmadığı, Hazret-i Peygamber’in anne ve babasının imansız öldüğü, İbnül-Arabî‘nin küfrü, firavunun imanının muteber olmadığı, Yezid’e lânetin cevazını müdafaa etmişlerdir.

Kâdızâde, Birgivî’yi görmedi; talebelerinden biraz okudu. Eserlerini Türkçeye tercüme edecek kadar İbni Teymiyye’ye yakındı. Tarikata girdi; ancak tasavvufu mizacına uygun bulmayarak ayrıldı. Fatih ve Ayasofya kürsüsündeki vaazlarıyla dikkat çekti. Onun dışındaki Kâdızâdelilerin ciddi tahsili yoktu. Sivâsîler diye anılan karşı taraf ile münazaralarında ortaya attıkları fikirler de cehaletlerini ortaya koyuyordu. Ama hemen hepsi cerbezeli kişilerdi.

BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA

Sultan IV. Murad, denge adına Kâdızâdelilere müsamaha ile yaklaştı. Kâdızâde’nin 1635’de ölümüyle, hareketin 1. perdesi indi. Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed zamanında Kâdızâdelilerin başına öncekinin talebesi Üstüvânî Mehmed Efendi geçti. Halk içinde ve devlet kapısında da çok taraftar bulan Kâdızâdeliler, tayin ve azillerde rol oynar hâle geldi.

Sivâsîlerin lideri Abdülehad Nuri Efendi’nin yazdığı eserler, Kâdızâdelilere ağır darbe vurdu. Bu sefer ilmî münazaralarda muvaffak olamayan Kâdızâdeliler, uzayan harbler ve Celâlî isyanları sebebiyle bozulan iktisadî ve sosyal şartlardan istifade ederek işi meydana döktüler. Tekkeleri basıp şeyhlere tâcizde bulundular. Dervişlerden ölenler oldu. Kendisi de tarikat ehli olan Şeyhülislâm Bahâî Efendi’yi tehdit edip, devrânın haram olduğuna fetvâ aldılar. Sivâsî tekkesi şeyhine, tekkesini basıp, kendisini ve müridlerini öldüreceklerini, tekkeyi temellerine kadar yıkıp, toprağını denize dökmedikçe, burada namaz kılınmayacağını beyan eden mektup gönderdiler. Şeyh, şeyhülislâma müracaat etti; liderleri Üstüvânî çağrıldı ise de gelmeyip, devlet içindeki nüfuzlu adamlarının himayesine sığındı.

Venedik donanması, Çanakkale Boğazı önlerinde iken halkı isyana tahrik ettiler. Sultan Fatih Câmii’nde Peygamberi öven na’t okunmasını menetmek bahanesiyle ayaklandılar. Burada, sokaklara dökülüp, rastladıkları müridleri ölümle tehdit ederek tecdid-i imana zorlamaya; selâtin câmilerinin minarelerini yıkmaya karar verdiler. Bardağı taşıran bu son damla üzerine, sekiz günlük Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa , ulemâyı toplayıp, Kâdızâdelilerin katline fetvâ aldı. Padişahın fermanıyla Üstüvânî ve avanesi yakalandı; cezaları sürgüne çevrildi (1656). Kâdızâde hareketinin 2. perdesi böylece kapandı.

Nihayet birkaç sene sonra şehzâde hocası Vânî Mehmed Efendi, saraydaki nüfuzundan cesaret alarak Kâdızâde hareketini hortlatmaya teşebbüs etti. Mevlevî tekkelerini kapattırdı; kabir ziyaretini ve tütünü yasaklattı. Karşısına çıkan meşhur mutasavvıf Niyazi Mısrî‘yi Limni’ye sürdürmeye muvaffak olduysa da, sonunda kendisi de gözden düşüp Kestel’e sürüldü ki, Kâdızâde hareketinin 3. perdesidir (1683). O zaman yalısının bulunduğu Vaniköy, bunun adını taşır. Kur’an-ı kerim kıssalarını mevzu edinen Arâis, kıymetli bir eseridir. Lügatçı Vankulu başkadır.

Damadı Şeyhülislâm Feyzullah Efendi, Edirne Vak’ası’na yol açarak padişaha tahtını kaybettirmiştir. Mamafih her zaman cemiyette, cehaletlerine bakmayarak, olur olmaza haram diyen, önüne geleni bid’at ve küfre nisbet eden (Şeyh Abdülhakîm Arvasî’nin tabiriyle) ham sofu-kaba yobazlar var olagelmiş; bazıları, dini, bunlara bakarak değerlendirmek yanılgısına düşmüştür.

İmam Mâlik der ki: “Fıkıh öğrenmeyip tasavvuf ile uğraşan zındık olur (dinden çıkar). Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan sapıtır (bid’at sahibi) olur. Her ikisini edinen, hakikate varır.”

Osmanlılarda, medrese ve tasavvuf erbabı her zaman iç içedir. İlmiye sınıfının haylisi, tarikata mensup olduğu gibi, Bâtınî ve Hurufîlerden ders alan Osmanlılar, tasavvufun şer’î çerçevede yürümesine hep dikkat ve itina etmiştir. Bu bakımdan Kâdızâdeliler hâdisesi, bir ulema-tekke çatışması değildir. Her zaman her yerde kendisine rastlanan bir gürûhun taassubundan ibarettir. Osmanlı cemiyet ve hükümeti, el birliği ile bu taassubu söndürmeye çalışmıştır. Tarihçi Nâima ve Kâtib Çelebi , o günleri tafsilatlı anlatır. Avrupalıların da alâkasını çeken bu hâdise üzerine çok sayıda çalışma yapılmıştır.

Hangi Kâdızâde

Osmanlılarda Kâdızâde adıyla anılan çok âlim vardır. Kâdızâde Şemsüddîn Ahmed (1580), Ebussuud Efendi’nin talebesi ve Osmanlı şeyhülislâmlarındandır. Matematik âlimi Kâdızâde-i Rûmî (1440) başkadır. Birgivî Vasıyyetnâmesi Şerhi ile Âmentü Şerhi yazarı Kâdızâde Emin (1783) vardır. Kâdızâde Mehmed (1759) ile Yeniçeri ocağının kaldırılmasına fetvâ veren şeyhülislâm Kâdızâde Tâhir Efendi (1838) de başkadır.

 

/Prof.Ekrem Buğra Ekinci

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here