Darul İslamReddiye

Mustafa Sabri Efendi: Hayatı, Siyasi Mevkıfı ve Hakkındaki İthamlara Reddiye

İLMÎ KUDRET VE SİYASÎ BASİRETİN MÜDAFAASI

Mustafa Sabri Efendi (1869–1954), Osmanlı’nın son devrinde yetişmiş en kuvvetli kelâmcılardan ve iki defa meşîhat makamında bulunmuş son dönem Şeyhülislâmlarındandır. Tokat’ta doğmuş, medrese tahsilini ikmal ettikten sonra genç yaşta müderrislik pâyesi almış, ilmî kudretiyle temâyüz etmiş, ardından Meclis-i Mebusan’a intisap ederek siyasî sahaya adım atmıştır.

Onun siyasete atılması bir “iktidar iştahı” değil; devleti sürükleyen İttihat ve Terakkî siyasetinin şer‘î meşruiyet sınırlarını zorladığı kanaatinin neticesidir. Sabri Efendi’ye göre siyaset, keyfî bir tasarruf alanı değil; siyaset-i şer‘iyyenin bizzat tatbik sahasıdır. Meşruiyet zedelendiğinde âlimin susması değil, “emr-i bi’l-ma’ruf” gereği konuşması icap eder. Bu sebeple mebusluğu ve daha sonra şeyhülislâmlığı, bir makam arayışı değil; mukaddesat adına tutulmuş bir müdafaa mevziidir.

I. Bir Vasiyetin Gölgesinde: İzzet ve İstikamet

Mustafa Sabri Efendi’nin bütün hayatını anlamanın anahtarı, siyasî polemiklerde değil; kendi kaleminden aktardığı bir vasiyette saklıdır. Mevkıf (Müdafaa) adlı eserinin mukaddimesinde, babası Ahmed Efendi’nin kendisine söylediği sözler, onun ömrünün istikamet mihverini tayin etmiştir. Bu vasiyet, bir evlada bırakılan mirasın maddiyat değil, izzet ve haysiyet olduğunun en saf vesikasıdır.

Ahmed Efendi’nin O Meşhur Vasiyeti:

Sabri Efendi, babasının kendisini İstanbul’a ilim tahsili için gönderirken karşısına alıp aynen şunları söylediğini nakleder:

“Oğlum! Seni İstanbul’a okumaya gönderiyorum. Eğer orada okuyup âlim olduğunda, ilmini dünyaya alet eder de zâlimlerin kapısına gidip onlara dalkavukluk yaparsan, sana verdiğim emekler haram olsun! Eğer ilmin izzetini korur, dik durur ve gerekirse aç kalmayı zillet içinde yaşamaya tercih edersen, işte o zaman hakkım sana helaldir.”

Sabri Efendi’nin Vasiyete Cevabı ve Mebusluk Gerekçesi:

Sabri Efendi, pederinin bu dehşetli ihtarını naklettikten sonra, mebusluk ve siyaset hayatının bu vasiyete bir muhalefet değil, bilakis onun en keskin tatbiki olduğunu bizzat şu kelâmıyla savunur:

“Pederimin bu vasiyeti kulağımda küpe idi. Ben mebusluğa, dalkavukluk yapmak veya dünya menfaati devşirmek için değil; dinin ve devletin elden gittiğini gördüğüm bir hengâmda, ilmin izzetini bizzat siyaset meydanında müdafaa etmek için girdim. Benim mebusluğum, zâlimlerin kapısında bir kul olmak değil; bilakis onlara hakkı haykırmak için açılmış bir cephedir.”

O, siyaseti bir “geçim kapısı” veya “saray dalkavukluğu” olarak değil; din-i mübinin tehlikeye düştüğü bir devirde, hakkı meclis kürsüsünden haykırmak için bir “cihad sahası” olarak nitelemiştir.

Vasiyet ve Hayat: Bir İzzet-i Nefis Mukayesesi:

Sabri Efendi’nin hayatı, bu vasiyetin ete kemiğe bürünmüş halidir. Saray ihtişamından çaydanlıkta pişen fasulyeye uzanan o keskin çizgi, onun karakterinin sağlamlığıdır. Mısır hükümetinin kendisine bağlamak istediği maaşı, kendisinden daha zor durumda gördüğü talebesi ve dava arkadaşı Zâhid Kevserî’ye yönlendirmesi; “ilmi dünyaya alet etmeme” düsturunun fiilî tecessümüdür. 1938 affıyla Türkiye’ye dönme imkânı varken, “O beni affetti ama ben onu affetmem” diyerek gurbette ölmeyi seçmesi ise bu vasiyete vurulmuş son mühürdür.

II. “İşgalciyle İşbirliği ve İngiliz Muhipliği” İddiasının Tahlili

Mustafa Sabri Efendi hakkında ileri sürülen “işbirliği” ithamı, vakıayı kendi tarihî zemini içinde değil; sonradan kurulmuş bir galipler diliyle yargılamanın neticesidir. Hâlbuki 1918–1922 arası, tercih değil mecburiyet devridir: devlet mağlup, başkent işgal altında, merkezî otorite fiilen kuşatılmıştır. Bu şartlarda yapılan tasarruflar, ideolojik yakınlıkla değil; mevcut olanı bütünüyle kaybetmeme refleksiyle izah edilir.

Sevr Antlaşması meselesi de bu çerçevenin dışına taşırılarak yanlış okunur. Bu metin, bir “benimseme” değil; askerî tükenmişliğin dayattığı bir sınırlama ve geciktirme metni olarak değerlendirilmiştir. Mustafa Sabri Efendi’nin tavrı, bir teslimiyet değil; hilâfet merkezini ve İstanbul’u mutlak tasfiyeden kurtarma teşebbüsüdür. Burada tercih edilen şey, iyi ile kötü arasında değil; daha ağır bir inkıraz ile daha hafif bir zayiat arasındadır.

Onun hakkında ileri sürülen “işbirliği” iddiası, kuru bir niyet okumadan ibarettir. Eğer ortada bir işbirliği olsaydı, bunun tabii neticesi makam, emniyet ve refah olurdu. Fakat onun nasibi bunlar değil; sürgün, mahrumiyet ve bitmeyen bir gurbet olmuştur.  Bu, ithamı teoride değil, fiilen hükümsüz kılan bir vakıadır. Buna nazaran asıl “işbirliği” ile itham edilmesi gerekenler, aynı İngilizlerle işbirliği neticesinde “hazır devlet sahibi” olup makam ve mevki kazananlardır!

III. “İttihatçı Karşıtlığı ve Masonlarla Aynı Safta Olma” İddiası

Mustafa Sabri Efendi hakkında ileri sürülen bu iddia, siyasî zemini itikad zeminine indirgeme hatasından doğar. Aynı kabinede bulunmayı, fikir ve inanç birliği gibi sunmak; tarihî vakıayı değil, şartları bilmeyen sathi bir dili yansıtır.

İddianın dayandığı husus, onun Abdullah Cevdet ve Rıza Tevfik gibi isimlerle aynı hükümet içinde yer almış olmasıdır. Ancak bu, bir “tevafuk” değil; zorunlu bir temas noktasıdır. Zira o dönem, parçalanmış bir devletin içinde mecburî birlikteliklerin yaşandığı bir dönemdir.

Mustafa Sabri Efendi’nin siyasî duruşu açıktır:

İttihatçı kadronun devleti sürüklediği istikamete karşı fren olmak. Bu noktada kabinede yer alması, bir yakınlaşma değil; bilakis içeriden müdahale ve denge kurma teşebbüsüdür. Aynı masada bulunmak, aynı istikamete yürümek değildir.

Siyaset-i şer‘iyye açısından mesele nettir:
Daha büyük bir mefsedeti defetmek için, daha küçük bir mahzura katlanılır. Bu çerçevede farklı meşreplerle geçici birliktelikler, bir ittifak değil; zaruret kaynaklı bir tertiptir. Bu tertibi “itikadî beraberlik” olarak okumak, tenkid ettiği hakkında câhil kalmaktır.

Zira mekân birlikteliği, zihniyet birlikteliği değildir. Bu, aynı zeminde farklı istikametler arasında mücadele etmektir.

IV. İlmî Mirası ve Kelâmî Müdafaası

Mustafa Sabri Efendi’yi siyasî tartışmalara indirgemek, meselenin aslını ıskalamaktır. Onun asıl hüviyeti kelâmîdir. Başta Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemîn olmak üzere eserleri, modern rasyonalizm, natüralizm ve pozitivizme karşı kurulmuş sistemli bir Ehl-i Sünnet müdafaasıdır. Bu metinler reaksiyon değil; doğrudan teorik bir tahkimattır.

Çağdaşları olan Tahirü’l-Mevlevî ve Haydarizade İbrahim Efendi gibi isimler, siyasî tercihlerine itiraz etmiş; fakat onun ilmî kudretini, münazara dirayetini ve akîde müdafaasındaki sertliğini teslim etmişlerdir. Bu, şahsî taraftarlık değil; ilmî mecburiyettir.

Dolayısıyla tartışılması gereken, onun siyasî içtihatları değil; yıktığı fikrî sistemlere karşı ne konulabildiğidir. Bu noktada tablo açıktır: Onun kelâmî inşasına denk bir alternatif ortaya konulamamıştır. Siyasî hata ihtimali, bu çapta bir ilmî mirası hükümsüz kılamaz.


V. “Türklükten İstifa” Meselesi: Kelâmî Bir Reddiye

“Türklükten istifa” ifadesi, yüzeysel okunduğunda bir kavim reddi gibi sunulur; hakikatte ise bu, Mustafa Sabri Efendi’nin seküler milliyetçiliğe yönelttiği kelâmî bir itirazdır.

Onun nazarında üst kimlik İslam’dır. Kavmiyet, bu merkezin önüne geçirildiğinde mesele siyasî değil, doğrudan akîdevî bir sapma hâlini alır. Şiirdeki “istifa”, etnik bir inkâr değil; dini dışlayan ideolojik bir kimlik inşasına karşı açık bir reddiyedir.

Burada hedef alınan şey millet değil; milleti dinden bağımsız tarif eden anlayıştır. Zira bu anlayış, vahiyden kopuk bir “akıl” ile köksüz bir “ulus” tasavvuru üretir. Mustafa Sabri Efendi’nin itirazı da tam bu noktadadır:
Dinle tahkim edilmemiş bir kimlik, kalıcı değil; geçici ve kırılgandır.

VI. Dönemin Şartları Işığında Netice

Mustafa Sabri Efendi’nin trajedisi, haklı çıkmanın ağır bedelini ödemesidir. Sürgün yıllarında Mısır’da yaşadığı mahrumiyet —bir çuval fasulyeyi çaydanlıkta pişirerek aylarını geçirmesi— onun herhangi bir dış odaktan maddî menfaat temin etmediğinin açık şahididir.

Sevr meselesinde hedefi, eldeki sınırlı imkânla İstanbul’u ve hilâfeti muhafaza etmektir. Neticede Ankara hareketi galip gelmiş; fakat Sabri Efendi’nin en büyük korkusu gerçekleşmiş; hilâfet lağvedilmiş, bin yıllık yazma miras (harf inkılabıyla) geniş kitleler için bir gecede okunamaz hâle gelmiştir.

Mustafa Sabri Efendi, İslâm medeniyetinin Garb karşısındaki çözülüşünü durdurmak için kalemini ve kürsüsünü kullanmış bir mücahiddir. Onu “vatan haini” diye yaftalamak, devleti maceracılıkla felakete sürükleyen zihniyeti aklama çabasıdır. O, bin yıllık İslâm devlet nizamının son Şeyhülislâmlarından biri olarak, meşruiyetin ve Ehl-i Sünnet omurgasının müdafaasını izzeti pahasına yapmıştır.


Dipnotlar

  1. Mustafa Sabri Efendi (1869–1954), Tokat doğumludur.

  2. Babası Ahmed Efendi’nin vasiyeti ve Sabri Efendi’nin cevabı, Mevkıf adlı eserinin girişinde bizzat müellif tarafından zikredilmiştir.

  3. Sevr Antlaşması (1920) sonrası süreçte meşruiyetin korunması adına fıkhî “zaruret” içtihatları yapılmıştır.

  4. Hilâfet 3 Mart 1924’te ilga edilmiştir.

  5. Tahirü’l-Mevlevî’nin Matbuat Hatıralarım eserinde Sabri Efendi’ye dair teknik değerlendirmeler mevcuttur.

İLYÂS C. YILDIZ

İslâm Devletler Hukūḳu

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu