
Fikret Çetin’in “Fıkıh Kitapları Nasıl Okunur?” başlıklı videosunun, mevzunun esasını teşkil eden 18.00-22.00 dakikaları arasında, İbnü’l-Hümâm’ın Fethu’l-Kadîr‘i ve Fetâvâ-yı Hindiyye (veya kısaca Fetâvâ-yı Âlemgîriyye)(1) gibi eserlerin aslında klasik birer fetva kitabı olmadığını, bilakis zihin egzersizi kabilinden, meselenin felsefesini yapmak amacıyla kaleme alınmış eserler olduğunu ileri sürmektedir. İronik olan şu ki, bizzat kendi ismiyle andığı Fethu’l-Kadîr, esasında Merğinânî’nin el-Hidâye‘sine yazılmış bir şerhtir(2)) Bu kabilden şerh gelenekleri soyut felsefe üretmek için değil, metnin fetva olarak nasıl tatbik edileceğini göstermek üzere yazılır . Yani Fikret Çetin, tenkidini bina ettiği eserin türünü dahi doğru tarif edemeden hüküm vermektedir.
Fikret Çetin videosunda bu iddiasını temellendirmek için Ebû Hanîfe’ye aid fıkhî bir kuralı ele almakta, ancak bunu ironik ve alaycı bir üslupla eleştirerek fıkıh kitaplarındaki meselelerin gerçek hayatla hiçbir bağının bulunmadığı, bunların sırf “zihin jimnastiği” olsun diye yazıldığı neticesine varmaktadır. Oysa tam da seçtiği örnek, kendi tezinin aleyhine en güçlü delildir: Zira bu nev’ fetva asârı asırlarca bilfiil müftülerin elinde edilen suallere cevap üretmek için kullanılmıştır. Bir eserin “teorik” olduğunu iddia etmek başka, o eserin tatbik tarihini hiç araştırmadan bu iddiayı öne sürmek başkadır ki burada ikincisi söz konusudur.
Şimdi bu iddianın dayandığı videonun detayına geçelim.
Fikret Çetin, Ebû Hanîfe’nin “Sadece Allah diyerek (Allahu Ekber demeden) namaza başlanabilir” fetvası ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in “En az Allahu Ekber denmelidir” şeklindeki ihtilafının pratik sonucunu anlatan klasik bir fıkıh kaidesini aktarıyor.(3)
Mesele şu: hayızlı bir kadın, öğle vaktinin çıkıp ikindi vaktinin girmesine çok kısa bir süre kala temizlenirse ne olur?
Fıkıh der ki: eğer vakit çıkmadan sadece “Allah” diyecek kadar bir zaman kalmışken temizlendiyse, Ebû Hanîfe’ye göre öğle namazını idrak etmiş sayılır ve kaza etmesi vâciptir. Ancak İmameyn’e göre “Allahu Ekber” diyecek kadar vakit kalmadıysa namaz farz olmaz.(4)
Fikret Çetin ise akabinde kronometre açarak “Allah” demenin 13 salise, “Allahu Ekber” demenin 33 salise sürdüğünü söyleyip, aradaki 20 saliselik farkı kadının nasıl fark edeceğini alaya almak adına o devrin hanımlarının kollarında “hayız bittiğinde elektrik şoku verip haber veren akıllı bileklikler” mi olduğunu soruyor…
Ve Fikret Çetin şu neticeye varıyor: “Bunun gerçek hayatla alakası yoktur, fıkıhçılar bunları sadece teorik felsefe olsun, zihinleri keskinleşsin diye yazmışlardır. Bu bir fetva veya pratik değildir.” (Zaten video sadece bunu söylemek için çekilmiş.)
PEKİ MESELE HAZRETİN DEDİĞİ GİBİ Mİ? (Saliselerin ardındaki Hanefî usûlü)
Hanefi usulünde bir ibadetin vücûbiyeti, o ibadetin ifa edilebileceği en asgari şartın gerçekleşmesine bağlanır.(5)
Namazın farz olabilmesi için kişinin o vaktin içinde “temiz” ve “mükellef” olarak bulunması gerekir. Peki sınır nedir? Vaktin içinde bir saat temiz kalmak mı, bir dakika temiz kalmak mı?
Hukuk bir had çizmek zorundadır. Hanefiler bu sınırı çok insicamlı bir temele oturtur: “Namaza girecek asgari eylemi (iftitah tekbiri) yapacak kadar bir süre.”(6)
İşte tam bu noktada usul devreye girer.
İftitah tekbirinin asgari sınırı nedir? Ebû Hanîfe’ye göre tek kelimelik bir ta’zim (Allah), İmameyn’e göre ise iki kelimelik bir ta’zim (Allahu Ekber).(7) Dolayısıyla mükellefiyetin başlama süresi, tekbirin tarifine göre saliseler bazında değişir. Nitekim burada Hanefi usulcülerin ihtiyat ile teysîr arasında kurduğu dengeye de dikkat çekmek gerekir. Ebû Hanîfe’nin tek kelimeyi yeterli görmesi, mükellefin lehine en geniş imkânı tanıma gayesine matuftur bu, konuşmacının iddia ettiği gibi keyfî bir incelik gösterisi değil, bizzat rahmet eksenli bir tercihtir.
Fikret, “salise” ve “akıllı saat” gibi bağlam dışı mizahi ögelerle şakirtlerini etkilemeye çalışırken esasında tam bir usul ve fürû cahili olduğunu, seküler hukuk sisteminde bile var olan bir misalle şu şekilde ispat edeyim.
Mesela: bir kişi 18 yaşına girdiği günün gecesi saat 23.59.59’da bir suç işlerse “çocuk” hükmünü alır ve bu şekilde yargılanmaya tabi olur. Bu, çıkacak neticeye doğrudan tesir eder. Fakat saat 00.00.01’de işlerse “yetişkin” olarak ağır cezaya çarptırılır. Aradaki fark iki saniyedir. Hukuk “iki saniyede beyin mi gelişiyor, bu ne perhiz?” demez. Hukuk, sair muamelatında olduğu gibi bir eşik/sınır tayin etmek zorundadır.(8)
Fikret’in “20 salisenin hesabını mı yapıyorlar” diyerek küçümsediği şey, esasında hukukun tabiâtıdır…! Fakihlerin yaptığı ise kadının eline kronometre verip salise saydırmak değil, mükellefiyetin fıkhî tarifini yapmaktır.
Fikret, daha da ileri giderek fıkıhçıların bunu “gerçek hayatta uygulansın diye” tartışmadıklarını, yine kendi sözüyle “zihin egzersizi adına işin felsefesinin yapıldığını” iddia ediyor. Bu lakırdı kat’i surette bâtıldır!
Zira fakihler her ihtimali hukuki bir çerçeveye oturtmak zorundadır.(9)
Filhakika bir kadın gelip müftüye, “Güneşin batmasına veya ezanın okunmasına saniyeler kala kanamamın durduğunu kesin olarak fark ettim, o vaktin namazı boynuma borç mudur?” diye sual etse, müftünün Fikret Çetin’e göre şunu demesi lazımdır: “Bu çok dar bir zaman, git felsefe yapma…!”
Bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur: Fikret , fetva makamının “bilmiyorum, bu teorik bir meseledir” diyerek sükût etme lüksüne sahip olduğunu mu zannetmektedir? Hâlbuki fetva, ilmî bir tercih değil, taleple mükellef bir cevaptır; müftü susamaz. Fıkıh, o kadına fetva vermek zorundadır. İşte bu fetva, o kadının zimmetine öğle namazının kazasının girip girmediğini belirleyen son derece pratik, son derece insicamlı ve bağlayıcı bir hükümdür.
Yani fıkıh, “Mükellefiyetin başlaması için en az ‘Allah’ diyecek kadar süre lazımdır” demekle, hanımların eline kronometre verip “bunu saniyesi saniyesine ölçmen lazım” demek istemiyor.
Netice-i Kelam
Burada asıl gözden kaçan tefrik şudur: Fikret’in itirazı, hükmü teklifî bir emir zannetmesinden kaynaklanıyor “kadın şunu yapmalı” diye okuyor. Oysa bu bir vaz’î hükümdür; yani hâdisenin vakıada gerçekleşip gerçekleşmediğine bağlı, olay bittikten sonra da tespit edilebilen bir netice kâidesidir.(10) Kadına “kronometreni hazır tut” demiyor fıkıh; “eğer fiilen şu kadar süre temiz kaldıysan, hüküm şudur” diyor. Bu tespitin nasıl ve ne zaman yapılacağı ayrı ve tâlî bir meseledir; şüphe hâlinde zaten “yakîn şek ile zâil olmaz” kaidesi devreye girer ve mükellef lehine karar verilir.(11)
Sonuç olarak konuşmacının bütün itirazı, hükmün sübûtu (bir şeyin ne zaman farz/vâcip olduğunun belirlenmesi) ile hükmün isbâtı (bu farziyetin somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediğinin nasıl tespit edileceği) arasındaki farkı birbirine karıştırmaktan ibarettir. Fikret Çetin, fakihlerin “sübût” bahsinde ortaya koyduğu tarifi, sanki bir “isbât” talimatıymış gibi okumakta, bu yüzden de “kadın nasıl ölçecek” diye sorarak asıl sorulmayan bir soruya cevap aramaktadır. Bu temel hata fark edilmeden yapılan her alay, aslında fıkhı değil, bizzat kendi usul bilgisindeki devasa boşluğu ifşa etmiş olur.
Tenkidlerini bina ettiği eserin türünü (şerh) dahi doğru tarif edemeyen, üstelik “teorik” dediği 1 kitabın bizzat bir imparatorluk eliyle mahkemelerde tatbik ettirildiğinden habersiz bir konuşmacının, o eserin içindeki usul inceliğini kavraması zaten beklenemezdi.
Dip notlar
(1) Burada Fikret’in tespiti tarihî olarak da çürüktür: Fetâvâ-yı Hindiyye (Fetâvâ-yı Âlemgîriyye), Babür padişahı Evrengzîb Âlemgîr’in bizzat emri ve himayesiyle, devrin ulema heyyetine hazırlattırılmış, devletin resmî kaza ve iftâ makamlarında fiilen tatbik ettirilmiş bir mecelledir. Yani bu eser, “zihin jimnastiği” bir tarafa dursun, bizzat bir imparatorluğun adliye sisteminde yürürlükte olan pratik hukuk metnidir. Bir eserin devlet eliyle kazâî tatbikata konu olması, onun teorik/felsefî bir metin olduğu iddiasını tek başına çürütmeye yeter bir tarihî vakıadır. Bk. Fetâvâ-yı Hindiyye, mukaddime ve telif süreciyle ilgili kısımlar.
(2) Fethu’l-Kadîr‘in Merğinânî’nin el-Hidâye‘sine yazılmış bir şerh olduğu hususu için bk. İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr alâ’l-Hidâye, mukaddime kısmı.
(3) Namaza girişte tekbirin lafzı ve asgari sınırı meselesi için bk. Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, “Kitâbü’s-Salât” bahsi; Serahsî, el-Mebsût, ilgili fasıl.
(4) Hayızdan kesilen kadının vakit içindeki durumu ve kaza vücûbu meselesi için bk. Merğinânî, el-Hidâye, “Kitâbü’t-Tahâret” ve “Kitâbü’s-Salât” bahisleri; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, aynı bahsin şerhi.
(5) Vücûbun asgari şarta taalluku ilkesi için bk. Debûsî, Te’sîsü’n-Nazar; Pezdevî, Usûlü’l-Fıkh, mükellefiyet bahisleri.
(6) İftitah tekbirinin vaktin idrakindeki rolü için bk. Merğinânî, el-Hidâye, “Kitâbü’s-Salât”; Fetâvâ-yı Hindiyye, I. cilt, salât bahsi.
(7) Ebû Hanîfe ile İmameyn arasındaki tekbir lafzı ihtilafı için bk. Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’; Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik, ilgili bahis.
(8) Bu kısım fıkhî değil, mukayeseli hukuktan verilmiş bir örnektir; doğrudan bir klasik kaynağa değil, modern hukuktaki yaş/zaman eşiği uygulamalarına atıftır.
(9) Fakihin her ihtimale cevap verme mükellefiyeti (istîâb ilkesi) için bk. İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, mukaddime kısmı.
(10) Teklifî hüküm-vaz’î hüküm ayrımı için bk. Pezdevî, Usûlü’l-Fıkh; Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, hüküm taksimatı bahsi.
(11) “El-yakînü lâ yezûlü bi’ş-şek” kaidesi için bk. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, md. 4; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, kavâid-i külliyye bahsi.



