
İslam tarihini ve asr-ı saadet sonrası hâdiseleri, modern ideolojilerin sloganlarıyla veya Şia’nın duygusal ezberleriyle okumak, zihni bir kaosa sürükler. Kadim Ehl-i Sünnet aklı ve bilhassa Hanefî-Mâtürîdî omurga, meselelere hissiyatla veya “hain/kahraman” mesnetsiz şablonlarla değil; soğukkanlı, keskin ve sarsılmaz “Usul ve Fıkıh” terazisiyle yaklaşır.
Hz. Ali (radıyallâhu anh) ile Hz. Muaviye (radıyallâhu anh) arasında vuku bulan Sıffin hâdisesi, dinin köklerine yönelik bir akide (inanç) problemi değil, doğrudan “İslam Hukuku (Fıkıh) ve Devlet İdaresi” ekseninde düğümlenen ağır bir İçtihad meselesidir. Bu meselenin şer’î temelleri ve Hanefî usulündeki karşılığı şu kaideler üzerinden okunmalıdır:
1. Mesele Bir Taht Kavgası mı, Fıkhî İçtihat mı?
Ehl-i Sünnet uleması, Hz. Muaviye’nin hareketini “salt bir tağallüb (zorbalıkla başa geçme)” girişimi olarak değil, şer’î bir delile dayanan ancak “evleviyet” hususunda hatalı bir içtihat olarak kabul eder. Zira Hz. Muaviye’nin kalkış noktası “Ben halife olacağım” iddiası değil; Ümeyyeoğulları’nın lideri sıfatıyla “Ben Hz. Osman’ın kanını (kısasını) talep ediyorum” iddiasıydı.
Bu içtihadın dayandığı temel şer’î nass şu ayet-i kerimedir:
وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهٖ سُلْطَانًا فَلَا يُسْرِفْ فِى الْقَتْلِ اِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا
“Kim mazlum olarak öldürülürse biz onun velîsine (mirasçısına maktülün hakkını taleb hususunda) bir salâhiyyet vermişizdir. O da katilde israf etmesin. Çünkü o, cidden (ve zâten) yardıma mazhar edilmişdir.” [1]
Hz. Muaviye, bu ayetin zahirine tutunarak, fıkhen “Veliyyü’d-dem” (Maktulün şer’î temsilcisi/kan velisi) sıfatıyla meşru halifeden katillerin cezalandırılmasını istemiştir. Ortada Kur’an’daki “kısas” emrinin tatbikini talep eden şer’î bir gerekçe (içtihat) vardır.
2. Teâruz-i Maslahateyn (İki Maslahatın Çatışması) ve Öncelik Fıkhı
İslam usulünde iki doğru veya iki nass aynı anda talep edildiğinde, hangisinin önce tatbik edileceği koca bir içtihat meselesidir. Fıkıhta buna Teâruz-i Maslahateyn (İki maslahatın/faydanın çatışması) denir.
Hz. Ali’nin İçtihadı: “Önce nizam-ı devlet tesis edilecek, sükûnet sağlanacak, devletin meşru otoritesi (temerküz) kurulacak; kısas ondan sonra tatbik edilecektir.” Zira usul kaidesi gereği: Zarar-ı âmmı def’ için zarar-ı hâs ihtiyar olunur (Umûmi zararı savuşturmak için, özel/şahsi zarar tercih edilir). [2] Kamu maslahatı olan devletin bekası, şahsi maslahat olan kısastan üstündür. İsabetli ve hak olan içtihat ise budur.
Hz. Muaviye’nin İçtihadı: Hz. Muaviye’nin müdafaa ettiği devlet aklı da son derece güçlüdür:
“Eğer bir devlet, kendi meşru halifesini katledenleri anında cezalandırmaz veya bu katillerin devletin ordusu içinde barınmasına müsaade ederse, o devletin hiçbir caydırıcılığı kalmaz. Hukuk, bu gibi mes’elede siyâsi nizam tesis edilsin diye bekletilemez; bilakis siyâsi nizâm, hukûkun (kısâsın) derhal tesisiyle kurulur.”
Hüküm: İki taraf da nass’a ve devletin bekasına dair argümanlara istinâd eder. Her 2 tercih de esâsı i’tibariyle devletin bekâsı icâbıdır. Hz. Muâviyye, İslâm halifesin öldürülmesi vak’asını basit bir cinâyet görmeyip, bunun yaygınlaşabileceği tehlikesine binâen ve kısas tatbiğinin gecikmesinin dâru’l islâma vereceği zararı merkeze alarak “evleviyet içtihadı” yapmıştır. Biz buna nifak değil, “içtihad hatası” deriz; zira nizâm tekrar tesis edilmeden kısâs tatbîk edilemezdi. Ancak bu hata, temelsiz ve heves-kâr bir hata değil, idâreci vasfında olan kimse için son derece insicamlı olmakla ağır bir adalet kaygısının neticesidir.
3. Hanefî Hukukunda “Bağy” Kavramı ve Te’vil-i Sâiğ
Bu bağlamda Hz. Muaviye’nin durumu “Bağy” midir?
Evet, Hanefî fıkhına göre meşru helife tereddütsüz Hz. Ali’dir. Hz. Muaviye ve Şam ordusu, meşru otoriteye silahlı şekilde itiraz ettikleri için fıkhî statüleri hukuken “Bâğî” (İsyancı) taifesidir.
Ancak Hanefî hukukunda “Bağy”, akidevi bir dinden çıkma (tekfir) durumu değil, teknik ve siyasi bir terimdir. Bir grubun dinden çıkmış (mürted) veya sırf eşkıya sayılmayıp “Bâğî” sayılabilmesi için tek bir şart vardır: Ellerinde şer’an ve aklen tutar bir yanı olan Te’vil-i Sâiğ (Geçerli/Kabul Edilebilir Şer’î kâide) bulunması. Onların “Halife kısası tatbik etmiyor, o halde biz hakkımızı almadan biat etmeyiz” şeklindeki yorumları, hatalı da olsa Kur’an’a istinâdı olduğu için onları dinden veya adaletten (sahabe güvenilirliğinden) çıkarmaz.
4. Ahkâm-ı Buğât: Fıkhın Bizzat Olayın İçinden Doğması
Meseleyi hukûk cihetinden üst noktaya taşıyan nokta İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin şu muazzam aklı tespitidir:
“Eğer Hz. Ali’nin Cemel ve Sıffin ehliyle savaşı olmasaydı, biz Müslümanların kendi içindeki isyancılarla (bâğîlerle) nasıl savaşılacağına dair fıkhı (Ahkâm-ı Buğât) bilemezdik.” [3]
İslam hukukundaki “isyân” mefhumu, bizzat Hz. Ali’nin Hz. Muaviye’ye uyguladığı hukuktan neşet etmiştir. Hz. Ali, karşı tarafı kat’a tekfir etmemiş, kaçanlarını kovalamamış, yaralılarına dokunmamış ve mallarını “ganimet” sayıp el koymamıştır. Zirâ onlar içtihat icâbı bu işe girişmiş Müslüman “Bâğî”lerdir.
HÜLASA
Kâmil bir akıl, şahsın dayandığı fıkhî kaideyi görür ve teraziyi kurar. Hanefî usulü meseleyi şöyle hükme bağlar: Hz. Ali devletin meşru nizamı ve imâmı idi; Hz. Muâviyye ise kısas ayetini (Velâyet-i Dem), devletin bekası ve nizamının (Makam-ı Hilafet) önüne koyarak fıkhî bir öncelik hatası yapan bir ‘Bâğî’ idi. Ancak bu siyasi isyan vaziyyeti, onların imânını yok eden itikadi bir nifak değil; İslam fıkhındaki ‘İsyan Hukukunun’ yazılmasına da vesile olan tarihî bir içtihat hatasıdır.
Kur’an’ın şahitleri ve taşıyıcıları olan sahabe neslini (hukuki ve siyasi hataları üzerinden) tekfir yâhud sebb etmek, cehâlet olmakla bizzat dinin epistemolojik köküne (nakil zincirine) dinamit koymaktır.
Ehl-i Sünnet’in usulü ve edebi ise bu dinamiti fıkhın sarsılmaz kaideleriyle etkisiz hale getirmiştir.
Dipnotlar ve Kavâid
[1] İsrâ Suresi, 17/33. “Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki verdik. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede sınırı aşmasın. Çünkü kendisine (hukuken) yardım edilmiştir.”
[2] Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Madde 26. (Zarar-ı âmmı def’ için zarar-ı hâs ihtiyar olunur.) Kamu maslahatının şahsi maslahata (kısas talebine) tercih edilmesi kuralı. Ayrıca bkz. Madde 27: Def’-i mefâsid, celb-i menâfi’den evlâdır.
[3] Serahsî, el-Mebsût, c. 10, s. 124 (Kitâbü’s-Siyer / Ahkâm-ı Buğât bölümü). İmam-ı Âzam’ın devlet içindeki silahlı isyanlara karşı hukuki yaklaşımını Hz. Ali’nin tatbikatından aldığına dair temel referans.




