Darul İslamMezhepMuamelâtNamaz - OruçReddiyeSual & Cevâb

Redd-i Müneccim

RÜYET-İ HİLÂL’İN SÜBÛTU VE MÜNECCİM HESABININ REDDİ

İslam hukukunda ibadetlerin vakitleri Şâri’nin belirlediği alâmetlere bağlanmıştır. Ramazan orucunun vücubiyeti ve bayramların ilanı hususunda esas alınan yegâne usûl “Rüyet-i Hilâl” (hilalin gözle görülmesi)dir. Modern devirde astronomik hesapların (hesab-ı felekiyye) rüyetin yerine ikame edilme çabası, fıkhî usul açısından “illet” ile “hikmet”in karıştırılmasından doğan bir metodoloji hatasıdır. Bu eser, Hanefi mezhebinin muteber menba’ları ışığında, müneccim hesabının neden şer’î bir delil olamayacağını, rüyetin bir “taabbüdî” (ibadet ihtivalı) eylem olduğunu ve hesabın namaz vakitlerine kıyas edilmesinin batıl olduğunu beyân edecektir.


1. “Biz Ümmî Bir Ümmetiz” Hadisinin Usuldeki Yeri ve İllet Münakaşası

Rasûlullah (ﷺ): Biz ümmî bir ümmetiz; yazı yazmayız ve hesap yapmayız. Ay şöyle, şöyledir” (Buhârî, Savm, 13) buyurması, modernistlerce zannedildiği gibi Müslümanların astronomi ilminden mahrum kalmasını emretmek değil; ibadetin sebebini “hesaba” değil “görme eylemine” bağlamaktır.

Burada sıklıkla dile getirilen “O gün hesap bilinmiyordu, illet bilgisizlikti (adem-i bilgi); bugün hesap biliniyor, o halde illet kalktı, hesaba uyulmalı” itirazı fıkıh usulü açısından batıldır. Zirâ hadisteki “ümmîlik” bir illet (hükmün dayanağı) değil, bir vasıftır (durum tespiti). Şayet Efendimiz (ﷺ) hesabı “bilmedikleri için” yasaklasaydı, Medine’de hesabı bilen Ehl-i Kitap mütehassıslarına müracaat edilmesini emrederdi. Oysa O (ﷺ), kıyamete kadar gelecek yüksek medeniyyete sahip toplumlara da hitap ettiğini bilerek, ibadeti “teknolojik bir formüle” değil, her asırdaki insanın erişebileceği “tabii ve fıtrî” bir alamete, yani rüyete bağlamıştır.

Usul-i fıkıhta kâidedir: “Hüküm illete bina edilir, hikmete değil.” Orucun illeti “ayın matematiksel doğumu” değil, “ayın görüldüğüne şahitlik edilmesi”dir.

2. Hanefi Fıkhında Müneccim Hesabının Reddi ve Delilleri

Hanefi mezhebinin en otoriter kaynakları, hesabın şer’i bir hüküm doğurmayacağı konusunda ittifak halindedir. Bu konuda getirilen ek deliller ve mezhebin omurgasını oluşturan görüşler şöyledir:

A. İbn Âbidîn ve “Yakîn” ile “Hüküm” Arasındaki Fark

İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar’da konuyu net bir şekilde bağlar: “Müneccimlerin sözüyle amel etmek, hak mezheplerde caiz değildir. Hatta müneccim hesabıyla hilalin görüleceğini bilse bile, o gün oruç tutması caiz olmaz.” [1]

Burada, “Hesap kesin (yakîn), göz ise şüphelidir (zan). Neden kesin olanı bırakıp şüpheliye uyalım?” şeklindeki modern itiraz devreye girer.

Cevap şudur: Şeriatta “fenni/bilimsel yakîn” başka, “hükmî/şer’i yakîn” başkadır. Şeriat, biyolojik kesinliğe değil, hukukî sebebe bakar. Nasıl ki nesep tayininde DNA testi (bilimsel veri) değil, nikah akdi (şer’i zahir) esas alınıyorsa; hilalde de astronomik veri değil, şer’i şahitlik esastır. Hesap ayın “ufukta var olduğunu” söyler; ancak “görülebilir olduğunu” (imkan-ı rüyet) ve “bizzat görüldüğünü” (fiili rüyet) garanti edemez. Şeriat ise varlığı değil, zuhuru (görünmeyi) emreder.

Buradaki incelik, şeriâtın Ru’yet-i hilâl işini ibâdet eddetmesidir.

Bunun astronomi ilmini ve rasathâneleri yok saymak zannedenler mes’elenin ne olduğunu anlamamış. Hatta 1000 senedir rasat ulemâsı “siz hatalısınız, bu bizim işimizdir”  dememişken bugün sathî okuma ile meseleyi idrak edemeyen kimselerin lakırdısına itibar etmek ilmî ciddiyetle bağdaşmaz; zira ihtilâf rasatın kendisinde değil, şer‘î hükmün sübût vasıtasının ne olduğundadır.

B. Zahirü’r-Rivâye ve İmâm Muhammed’in Tavrı

Hanefi mezhebinin kurucu metinlerinden olan Zahirü’r-Rivâye eserlerinde, İmam Muhammed eş-Şeybânî’nin, gök cisimlerinin hareketlerini esas alarak hüküm verenlere şiddetle karşı çıktığı bilinmektedir. İmam Serahsî el-Mebsût’unda bu vaziyyeti şerh ederken, “Hava bulutlu olsa dahi müneccim sözüne itibar edilmez” der. [2] Şüphe anında dahi hesaba gidilmemesi, bu işin teknik bir tespit değil, “hükmî bir vetire” olduğunu gösterir.

C. Fetâvâ-yı Hindiyye ve “Kadı’nın Hükmü”

El-Fetâvâ el-Hindiyye’de geçen ibare çok çarpıcıdır: Eğer bir kadı müneccim hesabına dayanarak ramazan’ı ilan ederse, bu hüküm geçersizdir. Çünkü Kadı’nın hükmü şer’i delile dayanmak zorundadır. Hesap şer’i bir hüccet değildir. [3]

3. Namaz Vakitleri ile Hilal Arasındaki “Kıyas-ı Ma’al-Fark”

Modernistlerin en büyük hatası ve en sık tekrarladıkları itiraz şudur: “Namaz vakitleri için güneşe bakıp gölge ölçmüyorsunuz, takvime ve saate itibar ediyorsunuz. Namaz da ibadet, oruç da ibadet; neden namazda hesaba uyup oruçta uymuyorsunuz?”

Oysa bu kıyas batıldır (Kıyas-ı Ma’al-Fark):

  1. Namaz Vakitleri: Namazın sebebi “vakit”tir. Vakit, güneşin hareketiyle oluşan kozmik/fiziksel bir olgudur. Şâri, “Güneşi gördüğünüzde namaz kılın” dememiş, “Güneş düluk ettiğinde (eğildiğinde) namaz kıl” demiştir. Dolayısıyla hesap, bu fiziksel vakti tespit eder ve yeterlidir.

  2. Rüyet-i Hilâl: Orucun sebebi “vakit” değil, “rüyet” (görme) fiilidir. Hadis-i şerif “Hilali gördüğünüzde oruç tutun” (Buhârî, Savm, 11) buyurarak emri doğrudan “insan fiiline” (gözlem ve şahitliğe) bağlamıştır.

Dolayısıyla namazda hesap “vaktin girdiğini” bildirir ve bu yeterlidir. Ancak oruçta hesap “hilalin doğduğunu” bildirse bile, Şâri bizden “doğumu” değil “görülmeyi” ve buna şahitlik edilmesini istemektedir. Namazda “zamanın girmesi” kâfidir, oruçta ise “ayın şuhûdu” şarttır.

4. İmam Sübkî Olayı ve Ulemanın Refleksi

Şafiî fakihi Takiyüddin es-Sübkî, “Hesap hilalin görülmesinin imkânsız olduğunu gösteriyorsa, şahitlerin şahitliği reddedilir” şeklinde şaz (istisnai ve genel kabule aykırı) bir görüş beyan ettiğinde, dönemindeki ve sonrasındaki cumhur ulema tarafından şiddetle reddedilmiştir.

İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfetü’l-Muhtâc’da Sübkî’nin bu görüşüne reddiye yazarak, “Hesaba dayanarak şer’i şahitliği reddetmek, nübüvvet pınarından gelen nasları, felsefecilerin zanlarına feda etmektir” minvalinde ağır ifadeler kullanmıştır. [4]

Sübkî gibi büyük bir alimin dahi bu konuda “ayağının kayması”, hesabın dine dahil edilmesinin ne denli tehlikeli görüldüğünün delilidir.

5. Farz-ı Kifaye ve “Vahdet” Aldatmacası

Rüyet-i hilâl, Müslümanlar üzerine Farz-ı Kifaye’dir. Bugün herkesin takvime bakıp geçmesi, bu farzın toplum üzerinde “terk edilmiş” bir vaziyet almasına sebep olmaktadır.

Burada sıkça dile getirilen “Rüyet ısrarı ümmeti bölüyor, hesap birleştirir. Tevhid dini birlik ister” itirazı ise sosyolojik bir yanılsamadır. İslam’da vahdet, takvim yapraklarının aynı olmasında değil, Şâri’in emrine (görme şartına) itaatte birleşmektedir. Nasıl ki namaz vakitlerinde her coğrafya kendi güneşine göre hareket ediyor ve bu durum vahdeti bozmazsa, hilalin farklı yerlerde farklı günlerde görülmesi (ihtilaf-ı metali) de vahdeti bozmaz. Bilakis, mekanik bir takvim birliği “seküler bir standardizasyon” iken; rüyetle amel etmek “Nebevi metoda sadakat birliği”dir.

Rasathanelerdeki soğuk ve mekanik tespitler, Müslümanların “hilali gözetleme” heyecanını, o ibadet şuurunu ve “göklerle olan irtibatını” koparmıştır. Müneccim hesabı insanı makineye, rüyet ise insanı semaya ve Yaradan’ın ayetlerine bağlar.

Netice

İslam fıkhında ve bilhassa Hanefi mezhebinde “Asl olan rüyettir” kaidesi, teknolojik yetersizlikten değil, ibadetin özünden kaynaklanır. Hilali gözetlemek bir ibadettir (taabbüdîdir); sadece vakti belirleme aracı (vesile) değildir. Vesileler değişebilir ama taabbüdî olan hükümler değişmez. Müneccim hesabı ise bir araçtır. Araç, ibadetin şartı olan “şahitliğin” yerine geçemez.

Şeriat, laboratuvar ortamında hesaplanan bir din değil, hayatın içinde, gözle, şahitlikle ve cemaatle yaşanan canlı bir nizamdır. Müneccime uymak, “yakini” (şer’i şahitliği), “zanni” (matematiksel ihtimali) olana terk etmektir ki; bu Şeriât-ı Muhammediyyeye tamamen mugayirdir.


DİPNOTLAR:

[1] İbn Âbidîn, Muhammed Emin, Reddü’l-Muhtar ale’d-Dürri’l-Muhtar, c. 3, s. 354. (Müneccim bahsi).

[2] Es-Serahsî, Şemsü’l-Eimme, El-Mebsût, c. 2, Kitabu’s-Savm. (Hilalin sübutu ve şahitlik bahsi).

[3] El-Fetâvâ el-Hindiyye (Fetâvâ-yı Alemgiriyye), c. 1, s. 197. (Savm bölümü, Hilal maddesi).

[4] İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfetü’l-Muhtâc bi Şerhi’l-Minhâc, c. 3, s. 382. (Sübkî’nin görüşünün tenkidi).

İLYÂS C. YILDIZ

İslâm Devletler Hukūḳu

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu