
Kandil gecelerine mahsus namazlar etrafında dönen ihtilafın sağlıklı anlaşılabilmesi için evvela meselenin mahiyetinin doğru tayin edilmesi gerekir. Zira muhaddislerin şiddetle reddettiği husus ile halk arasında cari olan amel aynı şey değildir. İbn Receb, Nevevî, İbn Teymiyye ve emsali muhaddislerin “mevzû” yahut “bid‘at” olarak nitelediği şey, belirli bir geceye tahsis edilmiş, belirli rekât sayısı, belirli sureler ve mübalağalı sevap vaatleriyle nakledilen hususî bir namaz formudur. Bu, hadis usûlü açısından tenkit edilmiş ve çoğunlukla uydurma kabul edilmiştir. Ancak bu tespit, o gecelerin umumî ibadet, dua ve zikir ile ihyasını iptal eden bir hüküm değildir. Burada yapılmayan bu tefrik, ihtilafın merkezini teşkil etmektedir.
Usûl açısından bakıldığında, “fazâilü’l-a‘mâl” babında zayıf hadisle amel meselesi, cumhur ulemanın kabul ettiği bir kaidedir. Bu husus, bizzat kandil gecelerine mahsus bazı rivayetleri reddeden Nevevî tarafından dahi kabul edilmiştir. Şu halde, bir taraftan belirli bir rivayetin mevzû oluşu sabit olsa bile, diğer taraftan genel ibadet teşvikine dâhil olan amellerin belirli zamanlarda yoğunlaştırılması, usûlî zeminde reddedilemez. Çünkü burada dayanak, o hususî rivayet değil; Kur’an ve sünnette sabit olan umumî ibadet teşvikidir.
Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ”
(Ve gecenin bir kısmında uyanıp sana mahsus bir nafile olarak onunla (Kur’an ile) teheccüd kıl.) [İsrâ, 79]
Yine:
“كَانُوا قَلِيلًا مِّنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ”
(Onlar gecenin pek azında uyurlardı.) [Zâriyât, 17]
Bu nasslar, gece ibadetinin aslını sabit kılmakta; belirli zamanlarda bunun artırılması ise bu aslın tatbikatı olarak anlaşılmaktadır. Nitekim İmam Gazâlî, gecelerin ihyası bahsinde belirli vakitlerin ibadete tahsis edilmesini kalbin dirilişi için zarurî görmüş ve uzun ibadet tertipleri zikretmiştir. Onun yaklaşımı, ibadetin zamanla tahsisini bid‘at değil, terbiyevî bir usûl olarak değerlendirmektedir.
İbadetin tevkîfî olduğu kaidesi de bu meselede mutlak ve ayrım yapılmaksızın kullanılmaktadır. Halbuki usûl-i fıkıh, ibadetin aslının tevkîfî olduğunu, fakat keyfiyet, tertip ve tatbikatının ictihada açık bulunduğunu kabul eder. Nitekim teravihin cemaatle kılınması, mushafın cem’i, medrese sisteminin teşekkülü gibi pek çok tatbik, sonradan ortaya çıkmış olmakla birlikte ümmet tarafından kabul görmüştür. Bu itibarla, “sonradan ortaya çıkma” olgusu tek başına bir reddiye sebebi değildir. Burada belirleyici olan, o amelin şer‘î asla dayanıp dayanmadığı ve meşru bir maksada hizmet edip etmediğidir. Bu minvalde Tâcüddîn es-Sübkî, belirli gecelerde ibadetin artırılmasını toptan reddetmemiş; bilakis fazilet çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Bid‘at meselesi de aynı şekilde tafsile muhtaçtır. İmam Şâfiî’nin “bid‘at-ı mahmûde” ve “bid‘at-ı mezmûme” tefriki, ardından Nevevî’nin bid‘ati beş kısımda tasnifi, bu konuda mutlak bir reddiyenin usûlen isabetli olmadığını göstermektedir.
Hanefî usûlünde ise İbn Âbidîn, halk arasında yaygın olan bazı uygulamalara doğrudan müdahale edilmemesi gerektiğini, özellikle bu tür amellerin şer‘î bir asla dayandığı ve harama götürmediği durumlarda müsamaha ile karşılanabileceğini ifade etmiştir. Bu görüş, fıkhın yalnızca nass merkezli değil, aynı zamanda maslahat merkezli bir disiplin olduğunun nişânesidir.
Meselenin en kritik boyutu ise avâmın dinî hayatı ile ilgilidir. Zira bu geceler, teorik bir tartışma olmaktan ziyade, fiilen toplumun geniş kesimlerinin ibadete yöneldiği zaman dilimleridir. Senede birkaç gece dahi olsa camilerin dolması, dua’da buluşması, istiğfara yönelmesi ve günahlardan uzaklaşması, şer’an dikkate alınması gereken mühim bir maslahattır. Hanefî usûlünde yer alan istihsan ve maslahat kaideleri, bu tür vaziyyetlerde katı bir yasaklamadan ziyade, daha insicamlı bir yaklaşımı gerekli kılar. Zira bir amelin tamamen ortadan kaldırılması, bazen ondan doğabilecek muhtemel sakıncalardan daha büyük bir mefsedete yol açabilir. Bu da “sedd-i zerâi” ilkesinin ters istikamette işletilmesini gerektirir: bir kapıyı kapatırken, daha büyük bir kapının kapanmasına sebep olunmamalıdır.
Nitekim Celâleddîn es-Süyûtî, fazilet gecelerine dair rivayetleri bütünüyle ilga etmemiş; aksine bunların umumî ibadet çerçevesinde değerlendirilmesini mümkün görmüştür. Bu, rivayetlerin sıhhat tartışması ile amelî pratiğin tamamen koparılmaması gerektiğini gösterir.
Tarihî tecrübe de bu yaklaşımı desteklemektedir. Gazâlî’nin “İhyâ”sında belirli gecelerin ihyasına yer vermesi, Sübkî ve Süyûtî gibi âlimlerin bu gecelere tamamen menfî yaklaşmaması ve Osmanlı uygulamasında hususen Ebû Suud Efendi fetvalarıyla kandil gecelerinde cemaatle ibadetlere müsamaha gösterilmesi, bu meselenin yalnızca hadis tenkidiyle değil, daha geniş bir fıkhî perspektifle ele alındığını göstermektedir.
Netice itibarıyla, mevzû hadislere dayalı hususî ibadet formlarının reddedilmesi, hadis ilminin bir gereğidir ve bu noktada ihtilaf yoktur.
Ancak buradan hareketle, umumî ibadetlerin faziletli zamanlarda yoğunlaştırılmasını, halkın bu vesileyle ibadete yönelmesini ve cemaatle ihya geleneğini bütünüyle reddetmek, usûlî ve fıkhî dengeyi göz ardı eden bir yaklaşım olur. Zira burada söz konusu olan şey, bir rivayetin sıhhati değil; dinin toplum içindeki canlılığını muhafaza eden bir pratiktir. Bu pratiği kökten reddetmek, yalnızca bir bid‘ati ortadan kaldırmak değil; aynı zamanda avamın dinle olan bağını zayıflatma riskini de beraberinde getirir.
Bu sebeple denge şudur: Mevzû rivayetlere dayalı belirli ibadet formları reddedilir; ancak o gecelerin umumî ibadet, dua ve zikir ile ihyası, usûl kaideleri, maslahat ilkesi ve ümmetin amelî tecrübesi çerçevesinde meşru kabul edilir. Bu dengeyi kuramayan yaklaşım ise ya hadis usûlünü ihmal eder ya da fıkhın cemiyyet içindeki boyutunu göz ardı eder.
BİBLİYOGRAFYA
-
İbn Receb el-Hanbelî, Letâifü’l-Me‘ârif fî mâ li Mevâsimi’l-Âm mine’l-Vezâif
-
İmam Nevevî, el-Mecmû‘ Şerhu’l-Muhezzeb
-
İbn Teymiyye, Mecmû‘u’l-Fetâvâ
-
İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Menârü’l-Münîf fi’s-Sahîh ve’d-Da‘îf
-
İbnü’l-Cevzî, el-Mevzû‘ât
-
Zehebî, Mîzânü’l-İ‘tidâl fî Nakdi’r-Ricâl
-
Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevzûa
-
İmam Gazâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn
-
Tâcüddîn es-Sübkî, Fetâvâ es-Sübkî
-
Celâleddîn es-Süyûtî, el-Leâlî’l-Masnûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevzûa
-
Celâleddîn es-Süyûtî, Hüsnü’l-Maksıd fî Ameli’l-Mevlid
-
İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr
-
İmam Şâfiî, el-Ümm
-
İmam Şâfiî’ye nisbet edilen bid‘at taksimi rivayetleri (usûl kaynaklarında naklen)




